<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Film Altyazı ve Sinema Forumu - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/</link>
		<description><![CDATA[Film Altyazı ve Sinema Forumu - http://forum.altyazilar.gen.tr]]></description>
		<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 07:51:09 +0200</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[tmnt 1987 çizgi film türkçe altyazısı--- power rangers mıghty morphın tr altyazısı]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=407</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 18:31:39 +0200</pubDate>
			<dc:creator>1993marvel</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=407</guid>
			<description><![CDATA[bu ıkısınden herhangı bırı bulunabılırse cok iyi olucak gercekten..cok aradım fakat bulamadım.. ((power rangers fılmı degıl dızısıdır))]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[bu ıkısınden herhangı bırı bulunabılırse cok iyi olucak gercekten..cok aradım fakat bulamadım.. ((power rangers fılmı degıl dızısıdır))]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Fransız Sineması]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=406</link>
			<pubDate>Tue, 26 Jan 2010 01:46:44 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Sinematif</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=406</guid>
			<description><![CDATA[Fransa, sinemanın doğum yeridir. İlk halka açık paralı film gösterimleri Lois Lumiere tarafından Fransa'da gerçekleştirilmiştir. İlk konulu kısa filmler ("Sulanan Sulayıcı" 1896), ilk aktüalite filmleri, ilk belgeseller, ilk çekim ekipleri Fransa'da doğmuştur.<br />
<br />
Fransa'da sinemalar ilk dönemlerde çok tutuldu, ilk dönem sinema filmleri daha çok komedi türü üzerinde yoğunlaştı. Zecca'nın ilk denemelerini ilerleterek genişleten Fransız Okulu, kameranın bütün imkanlarını kullanarak sinemaya özel komedi tiplemelerinin kurallarını oluşturmayı başardı. Leonce Perret, Gaumont'un piskolojik eğilimli komedilerini yönetti ve oynadı. Leonce Perret, bu filmleri dizi haline getirdi ve yeni bir tip yaratarak başarıya ulaştı. Bundan sonra sinema perdesinde harika çocuklar devri başladı. Bunların başında "Bebe" ve özellikle "Bout de Zan" gelir. Oyuncu Prens, yarattığı saf ve şaşkın 'Rigadin' tiplemesiyle bütün dünyada tanındı. Daha sonra Marcel Levesgue oyuncu Prens'i taklit etmeye çalıştığı filmler yaptı, Max Linder ise tüm bunların üzerine çıkarak bu alanda dönemin en büyük aşamasını gerçekleştirdi. Max Linder, büyük ilgi toplayan bir karakter yaratarak dünya çapında üne kavuşan ilk büyük sinema yıldızı oldu. Max Linder hepsi aynı değerde olmayan çok sayıda film yaptı, bunların arasında "Max ve Açılış Töreni" (1910), "Kınakına Kurbanı Max "(1911) birer komedi başyapıtı sayılabilecek eserlerdendir. Max'ın şaheserleri Charlie Chaplin'in Şarlo tiplemesiyle oluşturduğu görsel komedi sanatının habercisi gibidir. Max Linder, savaş yüzünden sahneden uzaklaşmaya başladığı dönemde "Yedi Yıllık Felaket" dahil birkaç önemli film daha çekti. Charlie Chaplin'in öncüsü, ilk büyük sinema yıldızı Max Linder, 1914'te intihar etti. Fransız komedi filmlerinin en önemli özelliği olarak öne çıkan yaratma gücü, Emile Reynaud (1906)'dan sonra canlı resim türüne son şekli veren ve sayıları hiç de az olmayan yapıtlarında komedi türünün bütün şiirsel imkanlarını kullanan Emile Cohl'da yeniden hayat buldu.<br />
<br />
Ancak Lois Delluc, 1919'dan itibaren (1915'te sinema üzerine ilk denemeyi yazan Conudo'nun etkisiyle) sinemanın bu haline tepki göstererek, sinemanın eksiksiz bir anlatım aracı olması gerektiğini savundu.<br />
<br />
Aynı zamanda eleştirmen ve yönetmen olan Lois Delluc (1890-1924) ve çevresinde yetişen genç sinemacılar, Birinci Dünya Savaşı'nın bitmesinin ardından, özgün bir Fransız sineması oluşturmaya çabaladılar. Filmlerinde küçük öyküler yerine görüntülerle anlatım yoğunluğu hedefleyen bu grup, sinemanın asıl işlevinin eğlenceden çok anlatım aracı olmasına çalışmışlardır. Kameraya izlenimci ressamlarınki gibi öznel bir bakış açısı kazandıran bu gruba, 'İzlenimci Okul' adı verildi. İzlenimci Okul'un temsilcileri biçim güzelliği yönünden çoğunlukla kusursuz olan eserlerinden sonra modası geçmiş kabul edilen bir estetik anlayışa kapıldılar. Germaine Dulac'ın (1882-1942) "İspanyol Şenliği" (1919), Marcel L'Herbier'in (1890-1979) "İnsanlık Dışı"(1924) adlı filmleri, günümüzde ününü pek haketmemiş yapıtlar olarak kabul edilirler. Ama Lois Delloc'un "Yeri Yurdu Olmayan Kadın" (1922) , Jean Epstein'in (1897-1953) "Usher'lerin Çöküşü" (1928) ve Abel Gance'ın özellikle teknik özellikleriyle çok başarılı bir yapıtı olan "Napoleon"u (1927) dönemin önemli ve kaliteli eserleri arasında göstermek gerekir. <br />
<br />
İzlenimci Okul'un ardından, gerçeküstücülük akımından oldukça etkilenen Fransız öncü sineması (1925-1930), görüntülerin, "Otomatik Yazı"nın hayret verici eğreltilmelerinin görevini üstlendiği arı bir sinemaya doğru yöneldi. Bu konuda, Rene Clair'in "Perde Arkası" (1924), Luis Bunuel ve Salvador Dali'nin "Altın Çağ" (1930) adlı filmleri güzel örneklerdendir. <br />
<br />
Bundan sonra Fransa'da, dadaizm (dada'nın kelime anlamı yoktur. Kuralsızlığı, karmaşayı ifade eder. Kalıpların dışında olma, kalıpsızlık... ) ve sürrealizm (gerçeküstücülük) akımlarının estetik teorilerinden ilham alan yeni bir araştırma akımı doğdu. Sinema klüplerinin ve özel salonların üyeleri tarafından desteklenen akım, sinemada anlatım yollarını çeşitlendirmek çabasındaydı. Bu dönemde yetişenler arasında sivrilen ve kendini hem seçkin kitleye hem de halka beğendiren ilk Rene Clair oldu. Ardından Jacqus Feyder, "Atlantis" (1921) ve "Çocuk Yüzleri" (1923), acıklı bir film olan "Crainguebille"i (1922) çevirdi. Feyder, natüralizmin kuramcısı Emile Zola'nın 'Therese Raguin"ini de bu filmlerinden sonra perdeye aktardı. Jean Renoir, "Su Kızı" (1924), "Nana" (1926) filmlerini yaptı ve Andersen'in "Kibritçi Kız" (1928) hikayesini sinemaya uyarladı. Amatör Sinemacı olmasına rağmen Marcel Carne, "Nogent Eldorado du Dimanche" adlı kısa metrajlı filmle epey dikkat çekti. Jean Gramillen "Açıktaki Kule", Jean Epstein ise İngiltere ile ilgili bir belgesel film olan "Toprağın Sonu" (1929)nu yaptı. Belgesel filmlerde kısa metrajlı kaliteli filmlere geçiş de bu dönemde gerçekleşti. Lacombe'nin "La Zone", Marc Allegret'in "Le Congo" adlı filmleri hem eğiticiydi hem de şiirsel bir havası vardı. Bu dönemde Fransa'da çekilen ve tüm zamanların en iyi filmleri'nden olan "Passion of Jean D'Arc - Jeanne D'Arc'ın Tutkusu" ve yönetmeni Dreyer'i de burada anmadan geçmek olmaz. (1928).<br />
<br />
1934 yılı, Fransız sinemasının dönüm noktası ve en şaşaalı döneminin başlangıcıdır. Bu dönemde Fransız sinemasındaki birçok eğilim birbiriyle kaynaşarak, şiirsel gerçekçi okulun doğmasını sağladı. Bu dönemin başlangıcında, 1930'lu yılların sinema anlayışındaki soyut düşünceler ve estetik anlayışlar kaldırılarak, eserleri küçük burjuva ya da bohem çevresinin toplumsal gerçekliği içinde ortaya koymak ve topluma eleştirel bir bakış yöneltmek eğilimi doğdu. Jean Renoir'in 'Toni'adlı filmi (1934) bu açıdan örnek bir yapıttır. Daha sonra Jacques Prevert ve Charlest Spaak gibi usta senaryo yazarlarının destek ve yönlendirmeleriyle, eserlerdeki belgesel görünümün etkisi azaltılmaya başlandı. Ve filmlere farklı, unutulmaz bir hava verilerek ruhsal ve şiirsel bir uyum gerçekleştirme yönelimi ortaya çıktı. Marcel Carne ve Jacgues Prevert'in 'Sisler Rıhtımı' (1938), Jacgues Feyder'in 'Mimoza Pansiyonu'(1935), Jean Gremillon'un 'Gueeuled'Amour'u (1937) dönemin unutulmaz başyapıtları arasındadır.<br />
<br />
Bu dönemde halk arasından beğeni kazanan edebiyatın mutsuz aşk, acı çeken masum, yazgının gücü, gidilmesi olanaksız bir başka yere özlem gibi konuları tekrar filmlere konu oldu. Julien Duvivier'ın "Cezayir Batakhaneleri" (1936) adlı filmi, Marcel Carne ve Jacques Prevert'in "Son Ümit"i (1939) bu alandaki en iyi örneklerdendir. Şiirsel gerçekçi okul, daha çok karamsar filmlerle ün yaptı. Bu dönemde çekilen güldürü fillerinden Carne ile Prevert'in "Tuhaf Oyun"u (1937) çok başarılıdır. Yine bu dönemin önemli filmlerinden, Jean Renoir'in "Le Regle du Jou - Oyunun Kuralı" (1939), olağanüstü güzellikte ve başarılı bir yergi olma niteliğiyle öne çıktı. <br />
<br />
II.Dünya Savaşı, bütün ülkelerde sinema sanatını öldüreceğe benziyordu. Ancak beklenen olmadı. Almanya ve İtalya'nın sınır tanımaz rekabetiyle karşılaşıp, üstüne üstlük Clair, Renoir, Feyder, Duvivier gibi dört büyük yönetmenini yabancı ülkelere kaptırmış olan Fransız sineması ayakta kalmayı başararak, dört yıl içinde iki farklı akımın yönetmenlerinin çabaları sonucunda iyi filmler yaptı. Dönemin ilgi çekici ve realist filmlerinden biri, Prevert ile Pierre Laroche'un hayal ürünü olan bir orta çağ efsanesine dayanan ve Carne tarafından çekilen "Akşam Ziyaretçileri" (1942)dir .<br />
<br />
Daha sonra Prevert ve Carne tekrar işbirliği yaptılar ve "Paradi'deki Çocuklar"(1945) adlı filmi çevirdiler. Marcel L'Herbier'ın "Esrarengiz Gece"(1942) adlı filminde de gerçekdışı eğilimin ağır bastığını görüyoruz. Marce L'Herbier, filmlerinde daha çok şiirsel bir hava estirmeye çabalıyordu. Bu özellik Herbier'ın, Cocteau ile birlikte yaptığı filmlerde de kendini gösterdi. "Ebedi Dönüş", "Hayalet Baron" (1944) örneklerinde olduğu gibi... <br />
<br />
Savaş yıllarındaki Fransız sinemasının öne çıkan yönü, edebiyat alanındaki büyük yazarların sinemacılarla işbirliği yapmalarıdır.Yine bu dönemde Sacha Guitry ve Marcel Pagnol tiyatroyu sinemaya aktarmaya çalıştılar. Cocteau, Fransız sinemasının genç yönetmenlerinden Robert Bresson'un "Boulogne Ormanı Kadınları"(1945) adlı filminin diyaloglarını hazırladı. Yine aynı şekilde Jean Giraudoux, manastırların boğucu havasını anlatan "Günah Melekleri" (1945) adlı filmi çevirdi. Bunlar haricinde 1943'te "Yaz Işığı " ile "Gökler Sizindir" adlı filmleri de yaptı. <br />
<br />
Bu dönem Fransız sinemasında yapılan ikinci grup filmler kısmen savaş öncesi kara filmlerin ve natüralizm'in etkisinde kaldı. Henri Georges Clouzot dönemin önde gelen sinemacılarındandı. Clouzot, yönetmenliğini H. Decoin'in yaptığı ve Raimu'nun başarıyla oynadığı 'Evdeki Yabancılar' adlı filmin senaryosunu yazarak sinemaya başladı. Daha sonra çektiği "Karga"(1943) adlı filminde beklenmedik bir teknik ustalığı göstererek,sinema çevrelerinde şaşkınlık yarattı. Daha önce Jean Renoir'in asistanı olan Jacgues Becker de "Son Kız"(1942) adlı polisiye ve köylü törelerini farklı bir üslupla inceleyen "Goupi Mains-Rouge - Kırmızı Elli Goupi" (1943) adlı filmiyle başarısını kanıtladı. Fransa'da 1943'te Yüksek Sinema Araştırmaları Enstütüsü kuruldu ve böylece sesli sinema olgunluk çağına ulaştı. <br />
<br />
Rene Celement'in "Yasak Oyunlar"(1951), Jacgues Backer'in "Altın Miğfer"(1952), Clouzot'un "Korkunun Bedeli" (1952), Viyanalı göçmen Max Ophüls'ün (1902-1957) "Lola Montes"i 1945-1950 döneminin en başarılı yapıtlarıdır. Claude Autant-Lara'nın "İçimizdeki Şeytan"ı (1946), Cristian Jaque'ın "Kahraman Aşık"ı (1952), Andre Cayette'ın (1909-1989) "Hepimiz Katiliz"(1952)i de dönemin kayda değer yapıtları arasındadır. Diğerleri ise orta düzeyde sayılabilir. <br />
<br />
Bu dönem Fransız sinemasına özgün araştırmalarıyla katkıda bulunan ve yenilikler getiren yönetmenler ve filmleri olarak da; Robert Bresson "Bir İdam Mahkumu Kaçtı"(1956)ve "Yankesici"(1959), Alain Resnais "Guernica"(1950), "Heykeller de Ölür" (1952), Jean Pierre Meluille (1917-1973) "Denizin Sessizliği"(1948), Alexandre Astruc "Kırmızı Perde" (1952), Fransız komedisine yenilik getiren Jacques Tati "Bay Hulot'un Tatili"(1951) sayılabilir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Fransa, sinemanın doğum yeridir. İlk halka açık paralı film gösterimleri Lois Lumiere tarafından Fransa'da gerçekleştirilmiştir. İlk konulu kısa filmler ("Sulanan Sulayıcı" 1896), ilk aktüalite filmleri, ilk belgeseller, ilk çekim ekipleri Fransa'da doğmuştur.<br />
<br />
Fransa'da sinemalar ilk dönemlerde çok tutuldu, ilk dönem sinema filmleri daha çok komedi türü üzerinde yoğunlaştı. Zecca'nın ilk denemelerini ilerleterek genişleten Fransız Okulu, kameranın bütün imkanlarını kullanarak sinemaya özel komedi tiplemelerinin kurallarını oluşturmayı başardı. Leonce Perret, Gaumont'un piskolojik eğilimli komedilerini yönetti ve oynadı. Leonce Perret, bu filmleri dizi haline getirdi ve yeni bir tip yaratarak başarıya ulaştı. Bundan sonra sinema perdesinde harika çocuklar devri başladı. Bunların başında "Bebe" ve özellikle "Bout de Zan" gelir. Oyuncu Prens, yarattığı saf ve şaşkın 'Rigadin' tiplemesiyle bütün dünyada tanındı. Daha sonra Marcel Levesgue oyuncu Prens'i taklit etmeye çalıştığı filmler yaptı, Max Linder ise tüm bunların üzerine çıkarak bu alanda dönemin en büyük aşamasını gerçekleştirdi. Max Linder, büyük ilgi toplayan bir karakter yaratarak dünya çapında üne kavuşan ilk büyük sinema yıldızı oldu. Max Linder hepsi aynı değerde olmayan çok sayıda film yaptı, bunların arasında "Max ve Açılış Töreni" (1910), "Kınakına Kurbanı Max "(1911) birer komedi başyapıtı sayılabilecek eserlerdendir. Max'ın şaheserleri Charlie Chaplin'in Şarlo tiplemesiyle oluşturduğu görsel komedi sanatının habercisi gibidir. Max Linder, savaş yüzünden sahneden uzaklaşmaya başladığı dönemde "Yedi Yıllık Felaket" dahil birkaç önemli film daha çekti. Charlie Chaplin'in öncüsü, ilk büyük sinema yıldızı Max Linder, 1914'te intihar etti. Fransız komedi filmlerinin en önemli özelliği olarak öne çıkan yaratma gücü, Emile Reynaud (1906)'dan sonra canlı resim türüne son şekli veren ve sayıları hiç de az olmayan yapıtlarında komedi türünün bütün şiirsel imkanlarını kullanan Emile Cohl'da yeniden hayat buldu.<br />
<br />
Ancak Lois Delluc, 1919'dan itibaren (1915'te sinema üzerine ilk denemeyi yazan Conudo'nun etkisiyle) sinemanın bu haline tepki göstererek, sinemanın eksiksiz bir anlatım aracı olması gerektiğini savundu.<br />
<br />
Aynı zamanda eleştirmen ve yönetmen olan Lois Delluc (1890-1924) ve çevresinde yetişen genç sinemacılar, Birinci Dünya Savaşı'nın bitmesinin ardından, özgün bir Fransız sineması oluşturmaya çabaladılar. Filmlerinde küçük öyküler yerine görüntülerle anlatım yoğunluğu hedefleyen bu grup, sinemanın asıl işlevinin eğlenceden çok anlatım aracı olmasına çalışmışlardır. Kameraya izlenimci ressamlarınki gibi öznel bir bakış açısı kazandıran bu gruba, 'İzlenimci Okul' adı verildi. İzlenimci Okul'un temsilcileri biçim güzelliği yönünden çoğunlukla kusursuz olan eserlerinden sonra modası geçmiş kabul edilen bir estetik anlayışa kapıldılar. Germaine Dulac'ın (1882-1942) "İspanyol Şenliği" (1919), Marcel L'Herbier'in (1890-1979) "İnsanlık Dışı"(1924) adlı filmleri, günümüzde ününü pek haketmemiş yapıtlar olarak kabul edilirler. Ama Lois Delloc'un "Yeri Yurdu Olmayan Kadın" (1922) , Jean Epstein'in (1897-1953) "Usher'lerin Çöküşü" (1928) ve Abel Gance'ın özellikle teknik özellikleriyle çok başarılı bir yapıtı olan "Napoleon"u (1927) dönemin önemli ve kaliteli eserleri arasında göstermek gerekir. <br />
<br />
İzlenimci Okul'un ardından, gerçeküstücülük akımından oldukça etkilenen Fransız öncü sineması (1925-1930), görüntülerin, "Otomatik Yazı"nın hayret verici eğreltilmelerinin görevini üstlendiği arı bir sinemaya doğru yöneldi. Bu konuda, Rene Clair'in "Perde Arkası" (1924), Luis Bunuel ve Salvador Dali'nin "Altın Çağ" (1930) adlı filmleri güzel örneklerdendir. <br />
<br />
Bundan sonra Fransa'da, dadaizm (dada'nın kelime anlamı yoktur. Kuralsızlığı, karmaşayı ifade eder. Kalıpların dışında olma, kalıpsızlık... ) ve sürrealizm (gerçeküstücülük) akımlarının estetik teorilerinden ilham alan yeni bir araştırma akımı doğdu. Sinema klüplerinin ve özel salonların üyeleri tarafından desteklenen akım, sinemada anlatım yollarını çeşitlendirmek çabasındaydı. Bu dönemde yetişenler arasında sivrilen ve kendini hem seçkin kitleye hem de halka beğendiren ilk Rene Clair oldu. Ardından Jacqus Feyder, "Atlantis" (1921) ve "Çocuk Yüzleri" (1923), acıklı bir film olan "Crainguebille"i (1922) çevirdi. Feyder, natüralizmin kuramcısı Emile Zola'nın 'Therese Raguin"ini de bu filmlerinden sonra perdeye aktardı. Jean Renoir, "Su Kızı" (1924), "Nana" (1926) filmlerini yaptı ve Andersen'in "Kibritçi Kız" (1928) hikayesini sinemaya uyarladı. Amatör Sinemacı olmasına rağmen Marcel Carne, "Nogent Eldorado du Dimanche" adlı kısa metrajlı filmle epey dikkat çekti. Jean Gramillen "Açıktaki Kule", Jean Epstein ise İngiltere ile ilgili bir belgesel film olan "Toprağın Sonu" (1929)nu yaptı. Belgesel filmlerde kısa metrajlı kaliteli filmlere geçiş de bu dönemde gerçekleşti. Lacombe'nin "La Zone", Marc Allegret'in "Le Congo" adlı filmleri hem eğiticiydi hem de şiirsel bir havası vardı. Bu dönemde Fransa'da çekilen ve tüm zamanların en iyi filmleri'nden olan "Passion of Jean D'Arc - Jeanne D'Arc'ın Tutkusu" ve yönetmeni Dreyer'i de burada anmadan geçmek olmaz. (1928).<br />
<br />
1934 yılı, Fransız sinemasının dönüm noktası ve en şaşaalı döneminin başlangıcıdır. Bu dönemde Fransız sinemasındaki birçok eğilim birbiriyle kaynaşarak, şiirsel gerçekçi okulun doğmasını sağladı. Bu dönemin başlangıcında, 1930'lu yılların sinema anlayışındaki soyut düşünceler ve estetik anlayışlar kaldırılarak, eserleri küçük burjuva ya da bohem çevresinin toplumsal gerçekliği içinde ortaya koymak ve topluma eleştirel bir bakış yöneltmek eğilimi doğdu. Jean Renoir'in 'Toni'adlı filmi (1934) bu açıdan örnek bir yapıttır. Daha sonra Jacques Prevert ve Charlest Spaak gibi usta senaryo yazarlarının destek ve yönlendirmeleriyle, eserlerdeki belgesel görünümün etkisi azaltılmaya başlandı. Ve filmlere farklı, unutulmaz bir hava verilerek ruhsal ve şiirsel bir uyum gerçekleştirme yönelimi ortaya çıktı. Marcel Carne ve Jacgues Prevert'in 'Sisler Rıhtımı' (1938), Jacgues Feyder'in 'Mimoza Pansiyonu'(1935), Jean Gremillon'un 'Gueeuled'Amour'u (1937) dönemin unutulmaz başyapıtları arasındadır.<br />
<br />
Bu dönemde halk arasından beğeni kazanan edebiyatın mutsuz aşk, acı çeken masum, yazgının gücü, gidilmesi olanaksız bir başka yere özlem gibi konuları tekrar filmlere konu oldu. Julien Duvivier'ın "Cezayir Batakhaneleri" (1936) adlı filmi, Marcel Carne ve Jacques Prevert'in "Son Ümit"i (1939) bu alandaki en iyi örneklerdendir. Şiirsel gerçekçi okul, daha çok karamsar filmlerle ün yaptı. Bu dönemde çekilen güldürü fillerinden Carne ile Prevert'in "Tuhaf Oyun"u (1937) çok başarılıdır. Yine bu dönemin önemli filmlerinden, Jean Renoir'in "Le Regle du Jou - Oyunun Kuralı" (1939), olağanüstü güzellikte ve başarılı bir yergi olma niteliğiyle öne çıktı. <br />
<br />
II.Dünya Savaşı, bütün ülkelerde sinema sanatını öldüreceğe benziyordu. Ancak beklenen olmadı. Almanya ve İtalya'nın sınır tanımaz rekabetiyle karşılaşıp, üstüne üstlük Clair, Renoir, Feyder, Duvivier gibi dört büyük yönetmenini yabancı ülkelere kaptırmış olan Fransız sineması ayakta kalmayı başararak, dört yıl içinde iki farklı akımın yönetmenlerinin çabaları sonucunda iyi filmler yaptı. Dönemin ilgi çekici ve realist filmlerinden biri, Prevert ile Pierre Laroche'un hayal ürünü olan bir orta çağ efsanesine dayanan ve Carne tarafından çekilen "Akşam Ziyaretçileri" (1942)dir .<br />
<br />
Daha sonra Prevert ve Carne tekrar işbirliği yaptılar ve "Paradi'deki Çocuklar"(1945) adlı filmi çevirdiler. Marcel L'Herbier'ın "Esrarengiz Gece"(1942) adlı filminde de gerçekdışı eğilimin ağır bastığını görüyoruz. Marce L'Herbier, filmlerinde daha çok şiirsel bir hava estirmeye çabalıyordu. Bu özellik Herbier'ın, Cocteau ile birlikte yaptığı filmlerde de kendini gösterdi. "Ebedi Dönüş", "Hayalet Baron" (1944) örneklerinde olduğu gibi... <br />
<br />
Savaş yıllarındaki Fransız sinemasının öne çıkan yönü, edebiyat alanındaki büyük yazarların sinemacılarla işbirliği yapmalarıdır.Yine bu dönemde Sacha Guitry ve Marcel Pagnol tiyatroyu sinemaya aktarmaya çalıştılar. Cocteau, Fransız sinemasının genç yönetmenlerinden Robert Bresson'un "Boulogne Ormanı Kadınları"(1945) adlı filminin diyaloglarını hazırladı. Yine aynı şekilde Jean Giraudoux, manastırların boğucu havasını anlatan "Günah Melekleri" (1945) adlı filmi çevirdi. Bunlar haricinde 1943'te "Yaz Işığı " ile "Gökler Sizindir" adlı filmleri de yaptı. <br />
<br />
Bu dönem Fransız sinemasında yapılan ikinci grup filmler kısmen savaş öncesi kara filmlerin ve natüralizm'in etkisinde kaldı. Henri Georges Clouzot dönemin önde gelen sinemacılarındandı. Clouzot, yönetmenliğini H. Decoin'in yaptığı ve Raimu'nun başarıyla oynadığı 'Evdeki Yabancılar' adlı filmin senaryosunu yazarak sinemaya başladı. Daha sonra çektiği "Karga"(1943) adlı filminde beklenmedik bir teknik ustalığı göstererek,sinema çevrelerinde şaşkınlık yarattı. Daha önce Jean Renoir'in asistanı olan Jacgues Becker de "Son Kız"(1942) adlı polisiye ve köylü törelerini farklı bir üslupla inceleyen "Goupi Mains-Rouge - Kırmızı Elli Goupi" (1943) adlı filmiyle başarısını kanıtladı. Fransa'da 1943'te Yüksek Sinema Araştırmaları Enstütüsü kuruldu ve böylece sesli sinema olgunluk çağına ulaştı. <br />
<br />
Rene Celement'in "Yasak Oyunlar"(1951), Jacgues Backer'in "Altın Miğfer"(1952), Clouzot'un "Korkunun Bedeli" (1952), Viyanalı göçmen Max Ophüls'ün (1902-1957) "Lola Montes"i 1945-1950 döneminin en başarılı yapıtlarıdır. Claude Autant-Lara'nın "İçimizdeki Şeytan"ı (1946), Cristian Jaque'ın "Kahraman Aşık"ı (1952), Andre Cayette'ın (1909-1989) "Hepimiz Katiliz"(1952)i de dönemin kayda değer yapıtları arasındadır. Diğerleri ise orta düzeyde sayılabilir. <br />
<br />
Bu dönem Fransız sinemasına özgün araştırmalarıyla katkıda bulunan ve yenilikler getiren yönetmenler ve filmleri olarak da; Robert Bresson "Bir İdam Mahkumu Kaçtı"(1956)ve "Yankesici"(1959), Alain Resnais "Guernica"(1950), "Heykeller de Ölür" (1952), Jean Pierre Meluille (1917-1973) "Denizin Sessizliği"(1948), Alexandre Astruc "Kırmızı Perde" (1952), Fransız komedisine yenilik getiren Jacques Tati "Bay Hulot'un Tatili"(1951) sayılabilir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tüm Masumiyetiyle]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=405</link>
			<pubDate>Thu, 21 Jan 2010 01:00:58 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Eflatun</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=405</guid>
			<description><![CDATA[Paris'ta yaşayan Cecile ve Samira, kiralarını ödemekte zorlanmaktadırlar. Bir gün yolda yürürken bir galeri açılışına rastlayan iki kız, içeri dalar ve vestiyerden cüzdan çalmaya kalkışırlar. Bu sırada bir kargaşa olur ve Cecile kaçmayı başarır ancak Samira yakalanır. Avukata ihtiyacı olan Samira'nın imdadına, o gün galeride bulunan ve cüzdanı çalınan avukat Michel koşar. Ancak Michel'in kıskanç karısı Vivianne başka şeylerden şüphelenmektedir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Paris'ta yaşayan Cecile ve Samira, kiralarını ödemekte zorlanmaktadırlar. Bir gün yolda yürürken bir galeri açılışına rastlayan iki kız, içeri dalar ve vestiyerden cüzdan çalmaya kalkışırlar. Bu sırada bir kargaşa olur ve Cecile kaçmayı başarır ancak Samira yakalanır. Avukata ihtiyacı olan Samira'nın imdadına, o gün galeride bulunan ve cüzdanı çalınan avukat Michel koşar. Ancak Michel'in kıskanç karısı Vivianne başka şeylerden şüphelenmektedir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Titan A.E]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=404</link>
			<pubDate>Wed, 20 Jan 2010 20:51:23 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Eflatun</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=404</guid>
			<description><![CDATA[Titan A.E, <a href="http://www.altyazilar.gen.tr/film/toy-story-3.html" target="_blank">Toy Story</a> 2'den sonra Titan'ın Voltron tadı vereceğini sanmıştım, yanılmışım. Titan, animasyon olarak Toy Story ve Anastasia karışımı bir çizgifilm. Karakterler 2 boyutlu ama adamlar gerekli gördükleri her yerde 3 boyut kullanmışlar. Bir de filmin %99'unun aksiyon olduğunu hatırlatırım...Konuya gelince, pek ilginç değil:<br />
 <br />
Yıl 3028, bilimadamları dünya için hayati bir öneme sahip Titan projesini bitirmeyi başarmışlardır. Fakat insan ırkını her zaman kendilerine karşı bir tehdit olarak gören Drejler dünyaya saldırır.<br />
 <br />
Sam Tucker, Titan'ı yaratan bilimadamlarının başındadır ve dünya yok olmadan önce Titan'ı dünya dışına çıkarmak zorundadır. Ayrılmadan önce oğlu Cale (Seslendirme, <a href="http://www.altyazilar.gen.tr/oyuncu/matt-damon.html" target="_blank">Matt Damon</a>)'a Titan'ın yerini gösteren bir yüzük emanet eder.<br />
 <br />
Saf enerjiye sahip Drej ırkı dünyayı yok etmekte zorlanmazlar, fakat Titan kurtulmayı başarır ve bilinmeyen bir yere gider.<br />
 <br />
15 yıl sonra Cale, uzayın derinliklerinde böcek ve insan karışımı mahlukatlar arasındaki ender insanlardan biri olarak hayatından hiç memnun değildir. Günlerden bir gün istasyona bağlanmış olan bir geminin kaptanı Korso (Bill Pullman) Cale'a Titan olayını anlatır. Cale parmağındaki yüzüğün Titan'in yerini gösterdiğini anlar. Korso Cale'ı Titan'i aramaya ikna eder, bu arada Cale geminin pilotu olan Akima (Drew Barrymore)'yı görünce çarpılmıştır. Korso, Cale, Akima ve üç arkadaşı birlikte yola çıkarlar.<br />
 <br />
Titan'in animasyonları gerçekten etkileyici ama diyalogları için aynı şeyi söyleyemem. Aslında Titan'i asıl "çizgi film" yapan yanı animasyonu değil diyalogları.<br />
 <br />
Maalesef filmi Moda Sineması'nda dublajlı seyrettim, neyse ki seslendirme fena değildi. Ses sistemi doğal olarak vasattı. İyi bir salonda seyretmenizi öneririm (Tabii mümkünse). Şu sıralar sinemaya gidecekseniz Titan fena seçim sayılmaz. Vizyondaki klişeleşmiş filmlerden bıkan ve biraz değişiklik isteyenler için...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Titan A.E, <a href="http://www.altyazilar.gen.tr/film/toy-story-3.html" target="_blank">Toy Story</a> 2'den sonra Titan'ın Voltron tadı vereceğini sanmıştım, yanılmışım. Titan, animasyon olarak Toy Story ve Anastasia karışımı bir çizgifilm. Karakterler 2 boyutlu ama adamlar gerekli gördükleri her yerde 3 boyut kullanmışlar. Bir de filmin %99'unun aksiyon olduğunu hatırlatırım...Konuya gelince, pek ilginç değil:<br />
 <br />
Yıl 3028, bilimadamları dünya için hayati bir öneme sahip Titan projesini bitirmeyi başarmışlardır. Fakat insan ırkını her zaman kendilerine karşı bir tehdit olarak gören Drejler dünyaya saldırır.<br />
 <br />
Sam Tucker, Titan'ı yaratan bilimadamlarının başındadır ve dünya yok olmadan önce Titan'ı dünya dışına çıkarmak zorundadır. Ayrılmadan önce oğlu Cale (Seslendirme, <a href="http://www.altyazilar.gen.tr/oyuncu/matt-damon.html" target="_blank">Matt Damon</a>)'a Titan'ın yerini gösteren bir yüzük emanet eder.<br />
 <br />
Saf enerjiye sahip Drej ırkı dünyayı yok etmekte zorlanmazlar, fakat Titan kurtulmayı başarır ve bilinmeyen bir yere gider.<br />
 <br />
15 yıl sonra Cale, uzayın derinliklerinde böcek ve insan karışımı mahlukatlar arasındaki ender insanlardan biri olarak hayatından hiç memnun değildir. Günlerden bir gün istasyona bağlanmış olan bir geminin kaptanı Korso (Bill Pullman) Cale'a Titan olayını anlatır. Cale parmağındaki yüzüğün Titan'in yerini gösterdiğini anlar. Korso Cale'ı Titan'i aramaya ikna eder, bu arada Cale geminin pilotu olan Akima (Drew Barrymore)'yı görünce çarpılmıştır. Korso, Cale, Akima ve üç arkadaşı birlikte yola çıkarlar.<br />
 <br />
Titan'in animasyonları gerçekten etkileyici ama diyalogları için aynı şeyi söyleyemem. Aslında Titan'i asıl "çizgi film" yapan yanı animasyonu değil diyalogları.<br />
 <br />
Maalesef filmi Moda Sineması'nda dublajlı seyrettim, neyse ki seslendirme fena değildi. Ses sistemi doğal olarak vasattı. İyi bir salonda seyretmenizi öneririm (Tabii mümkünse). Şu sıralar sinemaya gidecekseniz Titan fena seçim sayılmaz. Vizyondaki klişeleşmiş filmlerden bıkan ve biraz değişiklik isteyenler için...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Twin Falls Idaho]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=403</link>
			<pubDate>Wed, 20 Jan 2010 20:49:39 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Eflatun</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=403</guid>
			<description><![CDATA[Istanbul film festivalinin bu yil bence en iyi filmlerinden biri olan<br />
Twin Falls Idaho filminde belki de 80li yillarda baslayan ve büyüyerek devam eden alienizm (yaratiklasma) sorunu bir ask hikayesinin içinde harmanlanarak anlatilmaya çalisiliyor.<br />
<br />
Ayni zamanda yönetmeni de olan Falls kardesler (Michael Polish, Mark Polish) filmde son derece garip bir dogum macerasindan sonra siyam ikizleri (yapisik ikizler) olarak dünyaya gelir. Yeterince büyüdüklerinde annelerini aramak üzere Idaho Avenue'da siradisi karakterlerin adeta toplandigi bir otele yerlestikten sonra canlari biraz eglenmek ister ve oldukça çarpici bir fahise olan Penny (Michele Hicks)i bu otele çagirirlar. Manzarayi görünce afallayan enny önce kaçsa da sonradan cüzdanini unutmus oldugunu bahane ederek geri döner ve Falls geceyi Falls kardeslerle geçirir. Organlarini ortak kullanan Francis ve Blake ne yazikki ayni gelisimi gösterememis ve Francis Blake mahkum olarak yasamaktadir. Francis'i zaten rahatsiz eden bu durum Blake'in Penny'e asik olmasiyla iyice su yüzüne çikar ve Francis kendini terkedilmis hissederek daha da güçsüzlesir.<br />
<br />
Senaryosundaki güçlü karakterlein basariyla canlandirilmasiyla renkli atmosferinden birsey kaybetmeden beyaz perdeye aktarilan bu filmi izleyenlere tavsiyem film boyunca görecekleri karakterlerden kendilerine göre degisik olmayanlarin degisik olanlara gösterdikleri tepkilere dikkat etmeleri.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Istanbul film festivalinin bu yil bence en iyi filmlerinden biri olan<br />
Twin Falls Idaho filminde belki de 80li yillarda baslayan ve büyüyerek devam eden alienizm (yaratiklasma) sorunu bir ask hikayesinin içinde harmanlanarak anlatilmaya çalisiliyor.<br />
<br />
Ayni zamanda yönetmeni de olan Falls kardesler (Michael Polish, Mark Polish) filmde son derece garip bir dogum macerasindan sonra siyam ikizleri (yapisik ikizler) olarak dünyaya gelir. Yeterince büyüdüklerinde annelerini aramak üzere Idaho Avenue'da siradisi karakterlerin adeta toplandigi bir otele yerlestikten sonra canlari biraz eglenmek ister ve oldukça çarpici bir fahise olan Penny (Michele Hicks)i bu otele çagirirlar. Manzarayi görünce afallayan enny önce kaçsa da sonradan cüzdanini unutmus oldugunu bahane ederek geri döner ve Falls geceyi Falls kardeslerle geçirir. Organlarini ortak kullanan Francis ve Blake ne yazikki ayni gelisimi gösterememis ve Francis Blake mahkum olarak yasamaktadir. Francis'i zaten rahatsiz eden bu durum Blake'in Penny'e asik olmasiyla iyice su yüzüne çikar ve Francis kendini terkedilmis hissederek daha da güçsüzlesir.<br />
<br />
Senaryosundaki güçlü karakterlein basariyla canlandirilmasiyla renkli atmosferinden birsey kaybetmeden beyaz perdeye aktarilan bu filmi izleyenlere tavsiyem film boyunca görecekleri karakterlerden kendilerine göre degisik olmayanlarin degisik olanlara gösterdikleri tepkilere dikkat etmeleri.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA['Secret Smile'  Altyazı çeviri]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=402</link>
			<pubDate>Mon, 18 Jan 2010 20:32:43 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Nesrin Gulsum</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=402</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: comic sans ms;"><span style="font-size: small;"></span><span style="color: #000000;"><span style="font-weight: bold;">mrblar arkadaşlar<br />
uzun zmandır bu filmi arıyorum.<br />
filmi buldum fakat bu sefer de altyazısı sorun çıkardı.<br />
önce kendim çeviririm diye düşündüm ama işte burda yeterli ingilizcem olmadığını farkettim.<br />
altyazıyı ekledim<br />
çeviride yardımcı olur musunuz?</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: comic sans ms;"><span style="font-size: small;"></span><span style="color: #000000;"><span style="font-weight: bold;">mrblar arkadaşlar<br />
uzun zmandır bu filmi arıyorum.<br />
filmi buldum fakat bu sefer de altyazısı sorun çıkardı.<br />
önce kendim çeviririm diye düşündüm ama işte burda yeterli ingilizcem olmadığını farkettim.<br />
altyazıyı ekledim<br />
çeviride yardımcı olur musunuz?</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[A Civil Action]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=401</link>
			<pubDate>Sat, 16 Jan 2010 05:00:04 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Eflatun</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=401</guid>
			<description><![CDATA[Travolta'nın başrolünü oynadığı A Civil Action'ın konusu gerçek hayattan alınma bir dava. Travolta Jan Schlichtmann isimli yıldızı parlayan genç bir tazminat avukatını canlandırıyor. Filmin senaryosunu aynı zamanda Schindler's List'in yazarı olan Zaillian yazmış. Bu açıdan bakıldığında Schindler ve Schlichtmann arasındaki benzerlikleri görmek mümkün. İkisi de kendi çıkarları için iş yapan, parlak iş adamları iken birden kalplerinin sesini dinleyip doğruyu buluyorlar. <br />
<br />
Sclichtmann ve avukat bürosundaki ortakları para kokusu almadıkları hiçbir davayı almamaya özen gösterirler. Wouborn kasabasındaki çocuklar şehrin suyuna karışan kanserojenik atıklar yüzünden lösemiye yakalanıp ölmektedir bu yüzden bir grup anne baba kendilerini iki güçlü şirkete karşı temsil etmesi için Schlictmann'ı tutarlar. <br />
<br />
Zehirli atıklar ve bu yüzden ölen çocuklar konusunu barındıran bir film. Kurgulama yönünden konudan çok karakterlere yönelmiştir. Özellikle de Sclichtmann'ın karakter analizi üzerine oturtturulmuş. Diğer güçlü bir karakter de savunma avukatlarından Facher'i canlandıran Robert Duvall. Facher deneyimli, kendinden emin ve görünüşte insani değerlerini kaybetmemiş bir avukattır. Küçük radyosu, beysbol topu, sandviçi ve eski çantasıyla gösterişsizdir fakat dava süresince neyin nasıl olacağını Schlichtmann'dan daha iyi tahmin eder. Şirketin tüm parasını ve kredilerini bu davaya yönlendiren Sclichtmann ve bürosunu ise zor günler bekler. Lösemiden çocuğunu kaybeden Anne Anderson'ı Kathleen Quinlan canlandırırken, Fargo'dan da tanıdığımız William H. Macy ise büronun finansal işlerini takip eden filmin hafif komik karakterini canlandırıyor. <br />
<br />
Bütünüyle vasat sıfatını zorlamayan bir hukuk ve biraz da çevre filmi. Travolta ve Duvall'in oyunculukları filmi çok iyi yapmaya yetmiyor. Yine de sıkılmadan izlenebilir. Herhalde Travolta'yı daha güçlü bir filmde izlemek için The General's Daughter'i beklemek gerekecek.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Travolta'nın başrolünü oynadığı A Civil Action'ın konusu gerçek hayattan alınma bir dava. Travolta Jan Schlichtmann isimli yıldızı parlayan genç bir tazminat avukatını canlandırıyor. Filmin senaryosunu aynı zamanda Schindler's List'in yazarı olan Zaillian yazmış. Bu açıdan bakıldığında Schindler ve Schlichtmann arasındaki benzerlikleri görmek mümkün. İkisi de kendi çıkarları için iş yapan, parlak iş adamları iken birden kalplerinin sesini dinleyip doğruyu buluyorlar. <br />
<br />
Sclichtmann ve avukat bürosundaki ortakları para kokusu almadıkları hiçbir davayı almamaya özen gösterirler. Wouborn kasabasındaki çocuklar şehrin suyuna karışan kanserojenik atıklar yüzünden lösemiye yakalanıp ölmektedir bu yüzden bir grup anne baba kendilerini iki güçlü şirkete karşı temsil etmesi için Schlictmann'ı tutarlar. <br />
<br />
Zehirli atıklar ve bu yüzden ölen çocuklar konusunu barındıran bir film. Kurgulama yönünden konudan çok karakterlere yönelmiştir. Özellikle de Sclichtmann'ın karakter analizi üzerine oturtturulmuş. Diğer güçlü bir karakter de savunma avukatlarından Facher'i canlandıran Robert Duvall. Facher deneyimli, kendinden emin ve görünüşte insani değerlerini kaybetmemiş bir avukattır. Küçük radyosu, beysbol topu, sandviçi ve eski çantasıyla gösterişsizdir fakat dava süresince neyin nasıl olacağını Schlichtmann'dan daha iyi tahmin eder. Şirketin tüm parasını ve kredilerini bu davaya yönlendiren Sclichtmann ve bürosunu ise zor günler bekler. Lösemiden çocuğunu kaybeden Anne Anderson'ı Kathleen Quinlan canlandırırken, Fargo'dan da tanıdığımız William H. Macy ise büronun finansal işlerini takip eden filmin hafif komik karakterini canlandırıyor. <br />
<br />
Bütünüyle vasat sıfatını zorlamayan bir hukuk ve biraz da çevre filmi. Travolta ve Duvall'in oyunculukları filmi çok iyi yapmaya yetmiyor. Yine de sıkılmadan izlenebilir. Herhalde Travolta'yı daha güçlü bir filmde izlemek için The General's Daughter'i beklemek gerekecek.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Pink]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=399</link>
			<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 07:43:29 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Dude</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=399</guid>
			<description><![CDATA[İlk albümü "Can't Take Me Home" ile r&amp;b ve Hip-hop'ın ilginç örneklerini veren Pink, son albümünde buna rock da ekliyor ve Pink kariyerinin ilginç basamaklarını çıkmaya devam ediyor. 22 yaşındaki Pink'in albümündeki başarısına en büyük destek, 4 Non Blondes'in lideri Linda'dan geldi. İlk ortaya çıkan Get The Party Started, Pop dansın hitlerinden olmayı başardı. Dünya çapında 2,5 milyon satan ve listelere yerleşen bu albüme böylesine bir başarıyı getiren şey belki de Pink'in herşeyiyle albümde olması. <br />
<br />
Geçmişte, müzik yapmak senin için bir anlamda terapi biçimiymiş. Bu albümünde, çok kişisel taraflarını ortaya döküyorsun. Bugün kendini nasıl hissediyorsun?<br />
<br />
Kendimi çıplak hissediyorum, sıradışı bir çıplaklık... Kendimi bu albümde bu kadar açığa çıkardığım için yaralanbilir gibi hissettim. Ama bunu kayıtlar sırasında düşünmedim. O an düşünmedim ama insanlar beni dinemeye başladığında, biraz korkmaya başladım. Aynı zamanda, bu benim içimde olan bir şey. Kendimle ilgili sırları saklamak gibi bir zorunluluk hissetmiyorum. <br />
<br />
Lady Marmalade'in başarısı M!ssundaztood'un tanıtımını nasıl etkiledi?<br />
<br />
1 Numara olan her şarkının herhangi birine yardımı olduğuna eminim. Bu projeye dahil olmamın çok iyi bir fırsat olacağını düşünmüştüm. Birlikte, dünyanın her tarafından çok iyi ilgi gördük. Bu eğlenceliydi ve M!ssundaztood'a iyi bir geçiş sağladı. Bu yüzden de ilk albüm, Lady Marmalade ve bu yeni albüm arasında iyi bir geçiş olduğundan Get The Party Stardet'i ilk single olarak seçtik. Demiri tavında dövmek gerek!<br />
<br />
Linda Perry ile albümü birlikte gerçekleştirdiniz. Anlatır mısın?<br />
<br />
Linda Perry, 4 non blondes'in lideriydi. What's Up şarkısını hatırlarmısınız bilmiyorum, benim her zaman en favori şarkılarımdan biridir. Ona gerçekten hayranım ve sesine bayılıyorum. Hayranı olduğum bir sanatçı ve bana biraz Janis Joplin'i hatırlatıyor.Onun telefon numarasını makyözümün ajandasında bulduğumda, sevinçten delirdim. Aradım ve telefonuna çok uzun bir mesaj bıraktım. Beni aramasını beklemek zorundaydım ve nihayet, onun nerede oturduğunu bulmaya çalıştım. Nihayet bana bir gün randevu verdi ve bir ayda 15 şarkı yazdı. Bu albümün başlangıcı oldu. Geriden yürümek için artık çok geçti ve bizi kimse tutamazdı!<br />
<br />
Onu aramadan önce ikinci albümün için ne yapmak istediğin hakkında bir fikrin var mıydı?<br />
<br />
Aynı hafta, menajerim yeni albüm üzerinde çalışmam gerektiğini bana söylediği gün, Linda'nın telefon numarasını buldum. <br />
<br />
Bu albüm ortaklığınızın meyvası. Hangi bölüm sana ait?<br />
<br />
Sözlerde, melodilerde, şarkı ve sözlerin konseptinde benim kişisel tarafımın bulduğunu her bölüm. Bu albümün dört farklı prodüktörü var. Dallas Austin, Scott Storch, Damon Elliot, Marty Frederiksen &amp; Richie Supa ve Linda Perry. Bu albüm hepimizin ortak çalışmasıyla ortaya çıktı. Ben de 14 şarkının 11'ini yazdım. <br />
<br />
Get The Party Stardet, Linda Perry seninle tanışmadan bir hatfa önce yazdığı bir şarkı. Bununla birlikte bu şarkı tamamen senin için yaratılmış gibi. Sen bu şarkıya bir şeyler ekledin mi?<br />
<br />
Sesimi, Ben, yazmadığım bir, iki veya üç şarkıyı kabul edebilirim. Ama mutlaka, kendi özel yaratıcılığımdan gelmeli diğer şarkılar. Ben hissetmeli, düşünmeli ve yazmalıyım onları. İlk albümün yarısını bile ben yazmadım ve bu yüzden kendimi o şarkılara yakın hissetmiyorum. <br />
<br />
Klip çekimlerini anlatır mısın?<br />
<br />
Dave benim bütün videolarımı çekti. O ve ben her zaman birbirimize yardımcı oluruz. Klibi çekilecek olan şarkının bana ne anlattığını, nereden geldiği, yazarken ne düşündüğümü ona anlatırım. Aynı zamanda ne yapmak istediğimi de sorar bana ve sonra kendi fikirlerini ekler. Nihayetinde hep neşeli ve pozitif bir video çıkar ortaya. There I go için, bir motosiklet ile pencerenin önünden geçmek istedim, You Make Me Sick'de, güllerin arasında dönmek... Video çekmek, bir club'e gitmeden önce yaptıkların gibi... Arkadaşlarım ve benim için bu hazırlıklar çok eğlencelidir. Bayram öncesi gibi. Giyinirsin, şehre gidersin, arkadaşlarınla buluşursun, bunlar club'e gitmeden önce yaptıklarındır. Bütün bunlara bir heyecan daha eklenir, olay arka kapıdan girmektir içeriye. Bizim düşüncelerimizde işte böyle uçuk ve eğlenceli şeyer dolaşır durur. Bunu seviyorum! Hayatımın sonuna kadar video çekebilirim. <br />
<br />
Müzik yapmayı sevenler için neler tavsiye edersin?<br />
<br />
İlk önce, kaderini kontrol et demek isterim. Eğer, diğerlerinin ne diyeceklerini beklemeden, ne yapmak istediğini biliyorsan çok daha başarılı olursun. Senin için uygun olan bir şey başkaları için olmayabilir. Kimilerinin kuklası olmamaya dikkat etmelisin. Diğerleri işini yaparken, şarkı yazıp, bestelerken kimileri bir kenarda oturur, vakit geçirir, kimileri kayıt sırasında iki saat boyunca, dalga geçer... Bütün bunlar para içindir. Objektij olmak gerek. Eğer sen para için oradaysan, sana tavsiye edeceğim hiçbir şey yok. Eğer arzuların için oradaysan, tavsiyem, ümütsizliğe asla kapılma, zira yol uzun. 4 yıl önce, bir kontrat sözü aldım. 16 yaşında imzaladım ve 20 yaşına kadar albüm çıkaramadım. Bu çok uzun bir yol, çok sabırlı ve güçlü olmalısın. İnsanlara güvenmek zorundasın. Birinin gelip sana istediklerini vermesini hiç bekleme, bunu yapacak olan sadece sensindir. <br />
<br />
Bu albümde açığa vurduğun duygularının doğru anlaşıldığını düşünüyor musun?<br />
<br />
Hayatımdan çok şey sundum bu albümde ve sır falan kalmadı. Ama hala anlaşılmadığımı hissedersem, bana başka bir yaşam gerek demektir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[İlk albümü "Can't Take Me Home" ile r&amp;b ve Hip-hop'ın ilginç örneklerini veren Pink, son albümünde buna rock da ekliyor ve Pink kariyerinin ilginç basamaklarını çıkmaya devam ediyor. 22 yaşındaki Pink'in albümündeki başarısına en büyük destek, 4 Non Blondes'in lideri Linda'dan geldi. İlk ortaya çıkan Get The Party Started, Pop dansın hitlerinden olmayı başardı. Dünya çapında 2,5 milyon satan ve listelere yerleşen bu albüme böylesine bir başarıyı getiren şey belki de Pink'in herşeyiyle albümde olması. <br />
<br />
Geçmişte, müzik yapmak senin için bir anlamda terapi biçimiymiş. Bu albümünde, çok kişisel taraflarını ortaya döküyorsun. Bugün kendini nasıl hissediyorsun?<br />
<br />
Kendimi çıplak hissediyorum, sıradışı bir çıplaklık... Kendimi bu albümde bu kadar açığa çıkardığım için yaralanbilir gibi hissettim. Ama bunu kayıtlar sırasında düşünmedim. O an düşünmedim ama insanlar beni dinemeye başladığında, biraz korkmaya başladım. Aynı zamanda, bu benim içimde olan bir şey. Kendimle ilgili sırları saklamak gibi bir zorunluluk hissetmiyorum. <br />
<br />
Lady Marmalade'in başarısı M!ssundaztood'un tanıtımını nasıl etkiledi?<br />
<br />
1 Numara olan her şarkının herhangi birine yardımı olduğuna eminim. Bu projeye dahil olmamın çok iyi bir fırsat olacağını düşünmüştüm. Birlikte, dünyanın her tarafından çok iyi ilgi gördük. Bu eğlenceliydi ve M!ssundaztood'a iyi bir geçiş sağladı. Bu yüzden de ilk albüm, Lady Marmalade ve bu yeni albüm arasında iyi bir geçiş olduğundan Get The Party Stardet'i ilk single olarak seçtik. Demiri tavında dövmek gerek!<br />
<br />
Linda Perry ile albümü birlikte gerçekleştirdiniz. Anlatır mısın?<br />
<br />
Linda Perry, 4 non blondes'in lideriydi. What's Up şarkısını hatırlarmısınız bilmiyorum, benim her zaman en favori şarkılarımdan biridir. Ona gerçekten hayranım ve sesine bayılıyorum. Hayranı olduğum bir sanatçı ve bana biraz Janis Joplin'i hatırlatıyor.Onun telefon numarasını makyözümün ajandasında bulduğumda, sevinçten delirdim. Aradım ve telefonuna çok uzun bir mesaj bıraktım. Beni aramasını beklemek zorundaydım ve nihayet, onun nerede oturduğunu bulmaya çalıştım. Nihayet bana bir gün randevu verdi ve bir ayda 15 şarkı yazdı. Bu albümün başlangıcı oldu. Geriden yürümek için artık çok geçti ve bizi kimse tutamazdı!<br />
<br />
Onu aramadan önce ikinci albümün için ne yapmak istediğin hakkında bir fikrin var mıydı?<br />
<br />
Aynı hafta, menajerim yeni albüm üzerinde çalışmam gerektiğini bana söylediği gün, Linda'nın telefon numarasını buldum. <br />
<br />
Bu albüm ortaklığınızın meyvası. Hangi bölüm sana ait?<br />
<br />
Sözlerde, melodilerde, şarkı ve sözlerin konseptinde benim kişisel tarafımın bulduğunu her bölüm. Bu albümün dört farklı prodüktörü var. Dallas Austin, Scott Storch, Damon Elliot, Marty Frederiksen &amp; Richie Supa ve Linda Perry. Bu albüm hepimizin ortak çalışmasıyla ortaya çıktı. Ben de 14 şarkının 11'ini yazdım. <br />
<br />
Get The Party Stardet, Linda Perry seninle tanışmadan bir hatfa önce yazdığı bir şarkı. Bununla birlikte bu şarkı tamamen senin için yaratılmış gibi. Sen bu şarkıya bir şeyler ekledin mi?<br />
<br />
Sesimi, Ben, yazmadığım bir, iki veya üç şarkıyı kabul edebilirim. Ama mutlaka, kendi özel yaratıcılığımdan gelmeli diğer şarkılar. Ben hissetmeli, düşünmeli ve yazmalıyım onları. İlk albümün yarısını bile ben yazmadım ve bu yüzden kendimi o şarkılara yakın hissetmiyorum. <br />
<br />
Klip çekimlerini anlatır mısın?<br />
<br />
Dave benim bütün videolarımı çekti. O ve ben her zaman birbirimize yardımcı oluruz. Klibi çekilecek olan şarkının bana ne anlattığını, nereden geldiği, yazarken ne düşündüğümü ona anlatırım. Aynı zamanda ne yapmak istediğimi de sorar bana ve sonra kendi fikirlerini ekler. Nihayetinde hep neşeli ve pozitif bir video çıkar ortaya. There I go için, bir motosiklet ile pencerenin önünden geçmek istedim, You Make Me Sick'de, güllerin arasında dönmek... Video çekmek, bir club'e gitmeden önce yaptıkların gibi... Arkadaşlarım ve benim için bu hazırlıklar çok eğlencelidir. Bayram öncesi gibi. Giyinirsin, şehre gidersin, arkadaşlarınla buluşursun, bunlar club'e gitmeden önce yaptıklarındır. Bütün bunlara bir heyecan daha eklenir, olay arka kapıdan girmektir içeriye. Bizim düşüncelerimizde işte böyle uçuk ve eğlenceli şeyer dolaşır durur. Bunu seviyorum! Hayatımın sonuna kadar video çekebilirim. <br />
<br />
Müzik yapmayı sevenler için neler tavsiye edersin?<br />
<br />
İlk önce, kaderini kontrol et demek isterim. Eğer, diğerlerinin ne diyeceklerini beklemeden, ne yapmak istediğini biliyorsan çok daha başarılı olursun. Senin için uygun olan bir şey başkaları için olmayabilir. Kimilerinin kuklası olmamaya dikkat etmelisin. Diğerleri işini yaparken, şarkı yazıp, bestelerken kimileri bir kenarda oturur, vakit geçirir, kimileri kayıt sırasında iki saat boyunca, dalga geçer... Bütün bunlar para içindir. Objektij olmak gerek. Eğer sen para için oradaysan, sana tavsiye edeceğim hiçbir şey yok. Eğer arzuların için oradaysan, tavsiyem, ümütsizliğe asla kapılma, zira yol uzun. 4 yıl önce, bir kontrat sözü aldım. 16 yaşında imzaladım ve 20 yaşına kadar albüm çıkaramadım. Bu çok uzun bir yol, çok sabırlı ve güçlü olmalısın. İnsanlara güvenmek zorundasın. Birinin gelip sana istediklerini vermesini hiç bekleme, bunu yapacak olan sadece sensindir. <br />
<br />
Bu albümde açığa vurduğun duygularının doğru anlaşıldığını düşünüyor musun?<br />
<br />
Hayatımdan çok şey sundum bu albümde ve sır falan kalmadı. Ama hala anlaşılmadığımı hissedersem, bana başka bir yaşam gerek demektir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Muse]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=398</link>
			<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 07:42:39 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Dude</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=398</guid>
			<description><![CDATA[Albümleri "Origin of Symmetry"nin turnesi kapsamında ülkemize de uğrayacak olan Muse, duygusal, Radiohead-benzeri sound'ları ve konser performanslarıyla müzik eleştirmenlerinden tam not alıyor.Geçtiğimiz yıllarda birçok önemli ödül kazandı ve bunlardan en önemlisi NME dergisinin 2000 yılında verdiği "Best New Band" (En İyi Yeni Grup) ödülü. Grubun aday gösterildiği diğer önemli ödüller ise, Q dergisinin Best New Band 2000 ve Best Album 2000 ödülleri, Kerrang! dergisinin Best New Band 2000 ve Best Live Act 2000 ödülleri. <br />
<br />
Gitar-Vokal Matthew Bellamy, basçı Chris Woldstenhome ve davulcu Dominic Howard'dan oluşan Muse, çıkardıkları "Showbiz" ve "Origin of Symmetry" adlı albümleriyle ünlerini İngiltere'nin dışına taşımayı başardı. "Muscle Museum", "Unintented" ve "Plug-in Baby" gibi single'larıyla müzik listelerini kasıp kavuran ve dünyada 2 milyona yakın albüm satan Muse, 21. yüzyıla damgasını vuracak gruplar arasında gösteriliyor. İkinci albüm sonrasında Matthew Bellamy ve Dominic Howard ile<br />
<br />
Muse olarak, ilk çıktığınız zamandan beri turnedesiniz. En sonunda albüme konsantre olmak için durduğunuzda, grup olarak nasıl bir havadaydınız? <br />
<br />
Matthew Bellamy: Ben bir süreliğine tatile çıktım. Yüzmeye gittim.<br />
<br />
Dominic Howard: Çok fazla konser verdiğimiz için bir sure dinlenmek için zaman ayırdık. Festivallerden sonra, Ekim ayında stüdyoya girdik ve Dave Botterill ile birkaç şarkı kaydettik.<br />
<br />
Matthew Bellamy: Grup olarak "Eveet, bu yıl ne yapıyoruz çocuklar?" şeklinde bir havadaydık. "Bir plan yapalım, hatırlanacak bir albüm yapalım. Sonsuza kadar akıllarda kalacak bir albüm yapalım. Müziğin çehresini değiştirelim." Genel ruh halimiz buydu. Yarı şaka, yarı ciddi.<br />
<br />
Dominic Howard: İlk stüdyoya girdiğimizde ne yapmak istediğimizi biliyorduk. Konserlerde çaldıklarımız hep yeni parçalardı bu yüzden o dinamik ritmi hala hissediyorduk. <br />
<br />
Matthew Bellamy: İlk başta, canlı çalar gibi kaydettiğimiz için şarkılar kulağa biraz çiğ geliyordu. Sonra bir süreliğine tatile çıktım, birkaç hafta ara vermek için. John Leckie'yle çalışmaya başladığımızda, daha öncekilerden çok farklı şarkılar yapıyorduk, yeni fikirler deniyorduk. Onunla çalışmak çok iyi çünkü harika bir prodüktör ve bize sürekli acayip, hiç duymadığımız müzikler dinletiyor.<br />
<br />
Bu sizi şımartmıyor mu? <br />
<br />
Matthew Bellamy: Şımartıyor. Çoktan şımardık bile.<br />
<br />
Çizgiyi nasıl çiziyorsunuz? <br />
<br />
Matthew Bellamy: Çizmiyoruz. Gidebildiğimiz yere kadar gidiyoruz. <br />
<br />
Dominic Howard: Çizgiyi çizebilirsiniz ama o zaman yapmak istediğiniz şeyi hep ertelemek zorunda kalırsınız. <br />
<br />
Matthew Bellamy: Çizgi filan çekmeyin. Bu kendinizi kamufle etmek demektir. Bu istediğiniz şeyi yapmak ve yaptığınızdan utanmamakla ilgili birşey. Eğer herkes çekingenliğini yenip, gerçekten kim olduğunu gösterebilse, belki böylece gerçekten sevilebilirler.<br />
<br />
Peki yeni single'ınıza gelelim. <br />
<br />
Matthew Bellamy: 'Plug In Baby' galiba Dave Botterill ile birlikte albüm için kaydettiğimiz ilk parçaydı. Sanki biraz<br />
<br />
Dominic Howard: ..daha rock bir şarkı gibi.. Geçtiğimiz yıl konserlerde çokça çaldık bu şarkıyı. Yaptığımız az sayıdaki yeni şarkıdan biriydi. <br />
<br />
Matthew Bellamy: Bir gitar, bir bas ve davul var. Bas bir kolondan, gitarsa diğer bir kolondan geliyor ve bu standart değildir. Normalde bas ortada olur ve gitarda her iki kolondan gelir. Konserdeymişiz gibi bir his olsun istedik.<br />
<br />
Grup olarak prodüksiyon süreciyle çok ilgilisiniz. Peki hiç bu işi tamamen kendiniz yapmayı düşünmediniz mi? <br />
<br />
Dominic Howard: Ben mixer kullanmayı bilmiyorum, bu yüzden.<br />
<br />
Matthew Bellamy: Belkide direksiyonu kullanacak başka birine ihtiyaç duyuyoruz ama şu ana kadar yptığımız her şeyin prodüksüyonunda parmağımız vardır. Prodüksüyon çok geniş bir kavram, birçok anlama gelebilir. Bence, kaydedeceğin şarkılar seçmek, onları nasıl kaydedeceğine karar vermek, mikrofonları nereye koyacağını düşünmek ya da ne tür sesler kullanacağını belirlemektir. Şu haliyle bile kontrolün tamamen elimizde olduğunu söyleyebiliriz. Nasıl bir sound istediğimizi söylüyoruz ve John ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor. Bizim hem fikirlerimiz, hem de yanımızda bu fikirleri gerçekleştirecek teknik bilgiye sahip insanlar var. <br />
<br />
Bu seferki kayıt sğreci ne derecede farklıydı? <br />
<br />
Dominic Howard: Dave Botterill'le kaydettiklerimiz şarkılarda büyük bir odada konser havasında çalıyorduk. Böylece o performans enerjisini yakalayabiliyorduk. <br />
<br />
Matthew Bellamy: İlk albüm sırasında amfilerim ve gitarlarım o kadar iyi değildi. Bu yüzden biraz dağınıktım açıkcası. Ama bu albüm kayıtlarında çok iyi bir ekipmanım vardı, istediğimiz bütün aletlere sahiptik ve nasıl bir sound istediğimizi de biliyorduk. İlk albümde bu kadar emin değildik.<br />
<br />
Albümden neler bekleyebiliriz?<br />
<br />
Matthew Bellamy: 'Plug In Baby' gibi şarkılar, ilk albümdeki materyalden biraz daha pozitif bir yöndeler. Birkaç tane de uzun şarkı var, pek şarkı gibi değiller zaten; yedi, sekiz dakikalık şeyler.Düzenlemeler biraz sıradışı. Nakaratın ne olduğu filan belli olmuyor. Gitar olmadığı halde yine de çok sert olan birkaç şarkı da var.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Albümleri "Origin of Symmetry"nin turnesi kapsamında ülkemize de uğrayacak olan Muse, duygusal, Radiohead-benzeri sound'ları ve konser performanslarıyla müzik eleştirmenlerinden tam not alıyor.Geçtiğimiz yıllarda birçok önemli ödül kazandı ve bunlardan en önemlisi NME dergisinin 2000 yılında verdiği "Best New Band" (En İyi Yeni Grup) ödülü. Grubun aday gösterildiği diğer önemli ödüller ise, Q dergisinin Best New Band 2000 ve Best Album 2000 ödülleri, Kerrang! dergisinin Best New Band 2000 ve Best Live Act 2000 ödülleri. <br />
<br />
Gitar-Vokal Matthew Bellamy, basçı Chris Woldstenhome ve davulcu Dominic Howard'dan oluşan Muse, çıkardıkları "Showbiz" ve "Origin of Symmetry" adlı albümleriyle ünlerini İngiltere'nin dışına taşımayı başardı. "Muscle Museum", "Unintented" ve "Plug-in Baby" gibi single'larıyla müzik listelerini kasıp kavuran ve dünyada 2 milyona yakın albüm satan Muse, 21. yüzyıla damgasını vuracak gruplar arasında gösteriliyor. İkinci albüm sonrasında Matthew Bellamy ve Dominic Howard ile<br />
<br />
Muse olarak, ilk çıktığınız zamandan beri turnedesiniz. En sonunda albüme konsantre olmak için durduğunuzda, grup olarak nasıl bir havadaydınız? <br />
<br />
Matthew Bellamy: Ben bir süreliğine tatile çıktım. Yüzmeye gittim.<br />
<br />
Dominic Howard: Çok fazla konser verdiğimiz için bir sure dinlenmek için zaman ayırdık. Festivallerden sonra, Ekim ayında stüdyoya girdik ve Dave Botterill ile birkaç şarkı kaydettik.<br />
<br />
Matthew Bellamy: Grup olarak "Eveet, bu yıl ne yapıyoruz çocuklar?" şeklinde bir havadaydık. "Bir plan yapalım, hatırlanacak bir albüm yapalım. Sonsuza kadar akıllarda kalacak bir albüm yapalım. Müziğin çehresini değiştirelim." Genel ruh halimiz buydu. Yarı şaka, yarı ciddi.<br />
<br />
Dominic Howard: İlk stüdyoya girdiğimizde ne yapmak istediğimizi biliyorduk. Konserlerde çaldıklarımız hep yeni parçalardı bu yüzden o dinamik ritmi hala hissediyorduk. <br />
<br />
Matthew Bellamy: İlk başta, canlı çalar gibi kaydettiğimiz için şarkılar kulağa biraz çiğ geliyordu. Sonra bir süreliğine tatile çıktım, birkaç hafta ara vermek için. John Leckie'yle çalışmaya başladığımızda, daha öncekilerden çok farklı şarkılar yapıyorduk, yeni fikirler deniyorduk. Onunla çalışmak çok iyi çünkü harika bir prodüktör ve bize sürekli acayip, hiç duymadığımız müzikler dinletiyor.<br />
<br />
Bu sizi şımartmıyor mu? <br />
<br />
Matthew Bellamy: Şımartıyor. Çoktan şımardık bile.<br />
<br />
Çizgiyi nasıl çiziyorsunuz? <br />
<br />
Matthew Bellamy: Çizmiyoruz. Gidebildiğimiz yere kadar gidiyoruz. <br />
<br />
Dominic Howard: Çizgiyi çizebilirsiniz ama o zaman yapmak istediğiniz şeyi hep ertelemek zorunda kalırsınız. <br />
<br />
Matthew Bellamy: Çizgi filan çekmeyin. Bu kendinizi kamufle etmek demektir. Bu istediğiniz şeyi yapmak ve yaptığınızdan utanmamakla ilgili birşey. Eğer herkes çekingenliğini yenip, gerçekten kim olduğunu gösterebilse, belki böylece gerçekten sevilebilirler.<br />
<br />
Peki yeni single'ınıza gelelim. <br />
<br />
Matthew Bellamy: 'Plug In Baby' galiba Dave Botterill ile birlikte albüm için kaydettiğimiz ilk parçaydı. Sanki biraz<br />
<br />
Dominic Howard: ..daha rock bir şarkı gibi.. Geçtiğimiz yıl konserlerde çokça çaldık bu şarkıyı. Yaptığımız az sayıdaki yeni şarkıdan biriydi. <br />
<br />
Matthew Bellamy: Bir gitar, bir bas ve davul var. Bas bir kolondan, gitarsa diğer bir kolondan geliyor ve bu standart değildir. Normalde bas ortada olur ve gitarda her iki kolondan gelir. Konserdeymişiz gibi bir his olsun istedik.<br />
<br />
Grup olarak prodüksiyon süreciyle çok ilgilisiniz. Peki hiç bu işi tamamen kendiniz yapmayı düşünmediniz mi? <br />
<br />
Dominic Howard: Ben mixer kullanmayı bilmiyorum, bu yüzden.<br />
<br />
Matthew Bellamy: Belkide direksiyonu kullanacak başka birine ihtiyaç duyuyoruz ama şu ana kadar yptığımız her şeyin prodüksüyonunda parmağımız vardır. Prodüksüyon çok geniş bir kavram, birçok anlama gelebilir. Bence, kaydedeceğin şarkılar seçmek, onları nasıl kaydedeceğine karar vermek, mikrofonları nereye koyacağını düşünmek ya da ne tür sesler kullanacağını belirlemektir. Şu haliyle bile kontrolün tamamen elimizde olduğunu söyleyebiliriz. Nasıl bir sound istediğimizi söylüyoruz ve John ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor. Bizim hem fikirlerimiz, hem de yanımızda bu fikirleri gerçekleştirecek teknik bilgiye sahip insanlar var. <br />
<br />
Bu seferki kayıt sğreci ne derecede farklıydı? <br />
<br />
Dominic Howard: Dave Botterill'le kaydettiklerimiz şarkılarda büyük bir odada konser havasında çalıyorduk. Böylece o performans enerjisini yakalayabiliyorduk. <br />
<br />
Matthew Bellamy: İlk albüm sırasında amfilerim ve gitarlarım o kadar iyi değildi. Bu yüzden biraz dağınıktım açıkcası. Ama bu albüm kayıtlarında çok iyi bir ekipmanım vardı, istediğimiz bütün aletlere sahiptik ve nasıl bir sound istediğimizi de biliyorduk. İlk albümde bu kadar emin değildik.<br />
<br />
Albümden neler bekleyebiliriz?<br />
<br />
Matthew Bellamy: 'Plug In Baby' gibi şarkılar, ilk albümdeki materyalden biraz daha pozitif bir yöndeler. Birkaç tane de uzun şarkı var, pek şarkı gibi değiller zaten; yedi, sekiz dakikalık şeyler.Düzenlemeler biraz sıradışı. Nakaratın ne olduğu filan belli olmuyor. Gitar olmadığı halde yine de çok sert olan birkaç şarkı da var.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Lauryn Hill]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=397</link>
			<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 07:41:43 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Dude</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=397</guid>
			<description><![CDATA["Miseducation of Lauryn Hill" adlı ilk solo albümüyle tam 5 dalda Grammy ödülü kazanan The Fugees'le ilk olarak tanıdığımız Lauryn Hill aslında bir süperstar ya da bir topmodel olabilirdi. Ancak o, Rap'in kraliçesi olmayı tercih etmiş. Lauryn Hill, sadece bir şarkıcı olarak değil, bir yapımcı olarak da kadınların müzik endüstrisine meydan okuyabileceklerini kanıtlayan müzisyenlerden. Irkçılık, cinsiyetçilik karşıtı sözleriyle büyük ilgi uyandıran Lauryn Hill'in bu yılın nisan ayında MTV Unplugged performanslarından oluşan yeni albüm hazırlığıyla birlikte bu içerği biraz değişikliğe uğramış görünüyor. <br />
<br />
Müzik, yaşantına nasıl girdi?<br />
<br />
Sanırım yaklaşık altı, yedi yaşımdayken ilk pikabıma kavuştum. O kadar mutluydum ki anlatamam. Ancak elimdeki plaklar içimdeki müzik arzusunu dindirmeye yeterli değildi. Bu yüzden New Jersey'deki evimizin kilerinde eski plak arayışına başladım. Arkadaşlarım pop müziğin hastası olmuşken, ben Soul dinliyordum; Marvin Gaye, Roberta Flack ve Gladys Knight. Bunun, benim için en iyi müzik okulu olduğunun farkındaydım. Kısa bir zamanda iyi bir müzik kulağım oluştu.<br />
<br />
MTV'deki performansında insanlar fantezi istiyor ama ihtiyaç duydukları gerçekliktir gibi bir söz sarf ettin. Müzik endüstrisini düşünürsek, senin geçmişteki fantezilerin nelerdi? <br />
<br />
Sanıyorum endüstriye müzisyen/girişimci/iş kadını olma kavramını getirdim. Ama sorun şu oldu: Ben ne kadar iş olgusunun içine girdiysem, o kadar kendi yaratıcı yönümden yedim. Hiç bir işe yaramadı. Şu anda benim en önemli yönüm olan yaratıcılığımla hiç ilgisi olamayan konularla da uğraşmak zorundayım. <br />
<br />
Ne gibi şeylerdi bunlar?<br />
<br />
Orada burada görünmeler, partiler, toplantılar... Bir yardım derneği kurmuştum, onu da kapatmak zorunda kaldım. Benim kastettiğim "ilgisiz" konular tutku ve içtenlikle alakası olmayan konular, öyle yalancı gülümseyişler, pozlar, zoraki tavırlar... Oysa her şey insanın içinden gelmeli, tutku taşımalı. Ben o şarkıları söylerken çok mutluyum ama eğer paranın, şöhretin peşinden koşuyorsanız, durum kötü. Şarkı söylemek bile bir mecburiyet haline geliyor. O zaman Tanrı beni bir ofiste köleler gibi çalışmaktan korudu ama şimdi sahnede bir köle oldum, diyorsunuz. Hayır, ben artık eskisi gibi değilim, o zihniyeti tamamen terk ettim. <br />
<br />
Bir kadın sanatçı olarak kariyerini kontrol etmekte zorlanıyor musun? <br />
<br />
Ben çevremdekileri birlikte çalışabileceğim ve iletişim kurabileceğim insanlar arasından seçiyorum. Kadınların denetimini elinden almaya çalışan adamlar bulunduğunu keşfettim, tabii. Kariyerinizin kaderini elinizde tutmak hiç kolay bir şey değil. <br />
<br />
Kadınların yapımcı olarak ciddiye alınmamasına ne diyorsun? Endüstri kadınların yaratıcılığına güvenmiyor. <br />
<br />
Evet, biliyorum. Bir keresinde Aretha Franklin de bana buna benzer bir soru yöneltmişti, neden yapımcılık işine giriştiğimi sormuştu. Tabii, ilginç bir sorudur bu, çünkü erkeklere kimse niye yapımcılıkla ilgileniyorsun diye sormuyor. Hem şöyle davranırlar, işte yapımcı bir adam, sizinle tanıştığımıza sevindim, hadi şimdi çalışmaya başlayalım. Ama kadınlara sorulur. Aretha bana sorunca ben de gülmeye başladım. Dedim ki, benim vizyonum ve sound anlayışım çok açık ve net ve eğer birine bunları açıklamaya kalkarsa yapıtlarım bozulabilir. Bu nedenle bu işi kendim üstlenmem daha kolay. O zaman Aretha Franklin bana döndü ve biliyor musun, dedi. Ben ve Jerry Wexler arasında da böyle bir anlayış sorunu vardı ama o ,erkek olarak her zaman daha güvenilir bulunuyordu. Ve ben gülmeye devam ettim, yani bu yeni bir şey değil ki, artık buna bozulmuyorum bile. Sadece bu tür yaklaşımların adaletsiz olduğunu biliyorum, bu nedenle yapmak istediğim şeylere çok özenle yaklaşmam lazım. Benim yapıtlarımın üzerinde benden daha fazla hak iddia etmek isteyenler hep olacaktır. Ya da adımın yanına adını yazıp başarıyı sahiplenmek isteyenler. Ben başarımı önce tanrıya kanıtlıyorum. Kadınların yaratıcılığına güvenilmediği bir gerçek ve biz kadınlar bununla uğraşmak, mücadele etmek zorundayız. Müzik endüstrisi her zaman işin içinde bir erkek olmasından ve sizi kukla gibi oynatmasından yana. Tabii, eğer çevrenizde sizi, müziğinizi ciddiye almayan insanlar varsa kendinizi sanatçı gibi hissetmeniz de zorlaşıyor. <br />
<br />
The Miseducation of Lauryn Hill'i yaparken kontrol tamamen elinde miydi? <br />
<br />
Kesinlikle evet. Plak şirketim dedi ki, sen bugüne dek saçma bir şey yapmadın, bu nedenle bu kez de istediğini yap. The Fugees, ben ve Wyclef'in ortak bir çalışmasına dönmüştü, o yapımcılıkla uğraşıyordu, ben de vokallerle. Bu bizim çalışma formülümüzdü ama ben daha farklı bir sound istiyordum. Ben bu sefer tamamen bir Lauryn Hill albümü yapmak istemiştim. <br />
<br />
Miseducation of Lauryn'in tamamının yapımcılığı sana mı aitti?<br />
<br />
Evet. Hepsini ben yaptım. Çok kıvrak zekalı kimi programcılarla da birlikte çalıştım. Ama bütün albümün yapımcılığını üstlendim ve başardı, yapmak istediğim bazı şeyler vardı. Albümün iç dökümcü bir yanı vardı. Yani işe başka yapımcılar girseydi bu kadar içten olamazdım. "Hey, ben oğlum için bir şarkı yazmak istiyorum" desem herhalde buna izin vermeyeceklerdi. Anlatabiliyor muyum? <br />
<br />
Ortaya otobiyografik bir albüm çıktı. <br />
<br />
Evet, tamamiyle. Eğer öyle olmasa, üretemezdim, yazamazdım. Ben kendimi insan olarak gözler önüne sermekten utanmıyorum hiç. Eğer kalbim kırıksa bunu anlatmaktan çekinmem. Beni dinleyiciden uzaklaştıran şeyler yazmayı istemiyorum. <br />
<br />
The Fugees neredeyse bir gecede ünlü olmuştu. <br />
<br />
Columbia Lisesi'nde biraraya gelmiştik, 1988 miydi, neydi. Grup adını bir kaç kere değiştirdik, sonunda the Fugees'te karar kıldık. Başlangıç kısmı çok kolay değildi. Clef bizim için bir iskelet gibiydi, omurga gibiydi, onun üzerine kuruldu her şey. Onunla cesaret bulduk. Birçok insan "The Fugees"le şarkı söylemeye başlamamın bir ilk olduğunu düşünüyor. Ancak bu doğru değil. Çünkü ilk başlarda yetenek yarışmalarına katıldım. Orada Wills Coker diye bir piyanistle tanıştım. Daha sonraları ise "The Fugees" grubunu kurduğumuz Wyclef ve Pras'la tanıştım. Açıkçası o zamana kadar hiç Rap yapmamıştım. Elimde birçok şiir vardı, ve çocuklar bunları Rap parçalarına dönüştürmemizi istediler. Ve nitekim öyle de oldu. Fakat ilk yaptığımız çalışmalar inanılmaz kötüydü. <br />
<br />
Hip hop'un hala güçlü bir trend olduğuna inanıyor musun? <br />
<br />
Hip hop sadece bir müzik türü değil, o aynı zamanda siyahların tinsel hareketidir. Hip hop'a sadece bir trend diyemezsiniz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA["Miseducation of Lauryn Hill" adlı ilk solo albümüyle tam 5 dalda Grammy ödülü kazanan The Fugees'le ilk olarak tanıdığımız Lauryn Hill aslında bir süperstar ya da bir topmodel olabilirdi. Ancak o, Rap'in kraliçesi olmayı tercih etmiş. Lauryn Hill, sadece bir şarkıcı olarak değil, bir yapımcı olarak da kadınların müzik endüstrisine meydan okuyabileceklerini kanıtlayan müzisyenlerden. Irkçılık, cinsiyetçilik karşıtı sözleriyle büyük ilgi uyandıran Lauryn Hill'in bu yılın nisan ayında MTV Unplugged performanslarından oluşan yeni albüm hazırlığıyla birlikte bu içerği biraz değişikliğe uğramış görünüyor. <br />
<br />
Müzik, yaşantına nasıl girdi?<br />
<br />
Sanırım yaklaşık altı, yedi yaşımdayken ilk pikabıma kavuştum. O kadar mutluydum ki anlatamam. Ancak elimdeki plaklar içimdeki müzik arzusunu dindirmeye yeterli değildi. Bu yüzden New Jersey'deki evimizin kilerinde eski plak arayışına başladım. Arkadaşlarım pop müziğin hastası olmuşken, ben Soul dinliyordum; Marvin Gaye, Roberta Flack ve Gladys Knight. Bunun, benim için en iyi müzik okulu olduğunun farkındaydım. Kısa bir zamanda iyi bir müzik kulağım oluştu.<br />
<br />
MTV'deki performansında insanlar fantezi istiyor ama ihtiyaç duydukları gerçekliktir gibi bir söz sarf ettin. Müzik endüstrisini düşünürsek, senin geçmişteki fantezilerin nelerdi? <br />
<br />
Sanıyorum endüstriye müzisyen/girişimci/iş kadını olma kavramını getirdim. Ama sorun şu oldu: Ben ne kadar iş olgusunun içine girdiysem, o kadar kendi yaratıcı yönümden yedim. Hiç bir işe yaramadı. Şu anda benim en önemli yönüm olan yaratıcılığımla hiç ilgisi olamayan konularla da uğraşmak zorundayım. <br />
<br />
Ne gibi şeylerdi bunlar?<br />
<br />
Orada burada görünmeler, partiler, toplantılar... Bir yardım derneği kurmuştum, onu da kapatmak zorunda kaldım. Benim kastettiğim "ilgisiz" konular tutku ve içtenlikle alakası olmayan konular, öyle yalancı gülümseyişler, pozlar, zoraki tavırlar... Oysa her şey insanın içinden gelmeli, tutku taşımalı. Ben o şarkıları söylerken çok mutluyum ama eğer paranın, şöhretin peşinden koşuyorsanız, durum kötü. Şarkı söylemek bile bir mecburiyet haline geliyor. O zaman Tanrı beni bir ofiste köleler gibi çalışmaktan korudu ama şimdi sahnede bir köle oldum, diyorsunuz. Hayır, ben artık eskisi gibi değilim, o zihniyeti tamamen terk ettim. <br />
<br />
Bir kadın sanatçı olarak kariyerini kontrol etmekte zorlanıyor musun? <br />
<br />
Ben çevremdekileri birlikte çalışabileceğim ve iletişim kurabileceğim insanlar arasından seçiyorum. Kadınların denetimini elinden almaya çalışan adamlar bulunduğunu keşfettim, tabii. Kariyerinizin kaderini elinizde tutmak hiç kolay bir şey değil. <br />
<br />
Kadınların yapımcı olarak ciddiye alınmamasına ne diyorsun? Endüstri kadınların yaratıcılığına güvenmiyor. <br />
<br />
Evet, biliyorum. Bir keresinde Aretha Franklin de bana buna benzer bir soru yöneltmişti, neden yapımcılık işine giriştiğimi sormuştu. Tabii, ilginç bir sorudur bu, çünkü erkeklere kimse niye yapımcılıkla ilgileniyorsun diye sormuyor. Hem şöyle davranırlar, işte yapımcı bir adam, sizinle tanıştığımıza sevindim, hadi şimdi çalışmaya başlayalım. Ama kadınlara sorulur. Aretha bana sorunca ben de gülmeye başladım. Dedim ki, benim vizyonum ve sound anlayışım çok açık ve net ve eğer birine bunları açıklamaya kalkarsa yapıtlarım bozulabilir. Bu nedenle bu işi kendim üstlenmem daha kolay. O zaman Aretha Franklin bana döndü ve biliyor musun, dedi. Ben ve Jerry Wexler arasında da böyle bir anlayış sorunu vardı ama o ,erkek olarak her zaman daha güvenilir bulunuyordu. Ve ben gülmeye devam ettim, yani bu yeni bir şey değil ki, artık buna bozulmuyorum bile. Sadece bu tür yaklaşımların adaletsiz olduğunu biliyorum, bu nedenle yapmak istediğim şeylere çok özenle yaklaşmam lazım. Benim yapıtlarımın üzerinde benden daha fazla hak iddia etmek isteyenler hep olacaktır. Ya da adımın yanına adını yazıp başarıyı sahiplenmek isteyenler. Ben başarımı önce tanrıya kanıtlıyorum. Kadınların yaratıcılığına güvenilmediği bir gerçek ve biz kadınlar bununla uğraşmak, mücadele etmek zorundayız. Müzik endüstrisi her zaman işin içinde bir erkek olmasından ve sizi kukla gibi oynatmasından yana. Tabii, eğer çevrenizde sizi, müziğinizi ciddiye almayan insanlar varsa kendinizi sanatçı gibi hissetmeniz de zorlaşıyor. <br />
<br />
The Miseducation of Lauryn Hill'i yaparken kontrol tamamen elinde miydi? <br />
<br />
Kesinlikle evet. Plak şirketim dedi ki, sen bugüne dek saçma bir şey yapmadın, bu nedenle bu kez de istediğini yap. The Fugees, ben ve Wyclef'in ortak bir çalışmasına dönmüştü, o yapımcılıkla uğraşıyordu, ben de vokallerle. Bu bizim çalışma formülümüzdü ama ben daha farklı bir sound istiyordum. Ben bu sefer tamamen bir Lauryn Hill albümü yapmak istemiştim. <br />
<br />
Miseducation of Lauryn'in tamamının yapımcılığı sana mı aitti?<br />
<br />
Evet. Hepsini ben yaptım. Çok kıvrak zekalı kimi programcılarla da birlikte çalıştım. Ama bütün albümün yapımcılığını üstlendim ve başardı, yapmak istediğim bazı şeyler vardı. Albümün iç dökümcü bir yanı vardı. Yani işe başka yapımcılar girseydi bu kadar içten olamazdım. "Hey, ben oğlum için bir şarkı yazmak istiyorum" desem herhalde buna izin vermeyeceklerdi. Anlatabiliyor muyum? <br />
<br />
Ortaya otobiyografik bir albüm çıktı. <br />
<br />
Evet, tamamiyle. Eğer öyle olmasa, üretemezdim, yazamazdım. Ben kendimi insan olarak gözler önüne sermekten utanmıyorum hiç. Eğer kalbim kırıksa bunu anlatmaktan çekinmem. Beni dinleyiciden uzaklaştıran şeyler yazmayı istemiyorum. <br />
<br />
The Fugees neredeyse bir gecede ünlü olmuştu. <br />
<br />
Columbia Lisesi'nde biraraya gelmiştik, 1988 miydi, neydi. Grup adını bir kaç kere değiştirdik, sonunda the Fugees'te karar kıldık. Başlangıç kısmı çok kolay değildi. Clef bizim için bir iskelet gibiydi, omurga gibiydi, onun üzerine kuruldu her şey. Onunla cesaret bulduk. Birçok insan "The Fugees"le şarkı söylemeye başlamamın bir ilk olduğunu düşünüyor. Ancak bu doğru değil. Çünkü ilk başlarda yetenek yarışmalarına katıldım. Orada Wills Coker diye bir piyanistle tanıştım. Daha sonraları ise "The Fugees" grubunu kurduğumuz Wyclef ve Pras'la tanıştım. Açıkçası o zamana kadar hiç Rap yapmamıştım. Elimde birçok şiir vardı, ve çocuklar bunları Rap parçalarına dönüştürmemizi istediler. Ve nitekim öyle de oldu. Fakat ilk yaptığımız çalışmalar inanılmaz kötüydü. <br />
<br />
Hip hop'un hala güçlü bir trend olduğuna inanıyor musun? <br />
<br />
Hip hop sadece bir müzik türü değil, o aynı zamanda siyahların tinsel hareketidir. Hip hop'a sadece bir trend diyemezsiniz.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[No Doubt]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=396</link>
			<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 07:40:35 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Dude</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=396</guid>
			<description><![CDATA[Son albümleri "Rock Steady"e bakarsanız No Doubt küçük deneylerden çekinmeyen bir grup.<br />
Yaklaşık 5 yıl gibi uzun bir aradan sonra 12 ay süresince İngiltere, Jamaika ve California'da gerçekleştirilen kayıtlar sonucunda enerji dolu bir albüm ortaya koyan grubun albümün bu oluşumu ile ilgili aktardıkları...<br />
<br />
Albümün gerçekleştirilmesi bir yıl kadar sürdü. Nasıl gerçekleşti?<br />
<br />
Gwen Stefani: Grup olarak toplandık ve bir albüm yapmaya karar verdik. Çabuk gerçekleştirmek istiyorduk ama bunu hiçbir zaman beceremiyoruz. Sonrasında birkaç şarkı yazdık ve kayıtlar için Jamaika'ya gittik. Orada Sly &amp; Robbie ve Bounty Killer ile yaptık kayıtları.<br />
<br />
Tom Dumont: Zaten öncelikle istediğimiz de buydu. Ancak bir yıl gibi bir süreye yayılsın diye bir durum yoktu.<br />
<br />
Tony Kanal: Sen öncelikle şarkıları çıplak kaydedelim demiştin. Ancak bunda hem fikir değildik. Bu şekilde zaman geçti tabii ki.<br />
<br />
Çoğu grup turne sonrası hemen stüdyoya girmeyi yorucu bulur.<br />
<br />
Gwen: "Return of Saturn"le gurur duyuyoruz. Turnede her gece bir parti gibiydi. Sahne arkasında yani...Bu şekilde bir grup olmaktan çok mutluyuz ve bu bize ilham veriyor. "Rock Steady" de bunu yansıtıyor. Gerçekten kendiliğinden çıkmış bir albüm ve enerji yüklü...Birçok kulüp gezdik ve hep dans edebileceğimiz şeyler yazmaya çalıştık. <br />
<br />
"Rock Steady" dinlenmesi çok kolay bir albüm...ancak bazı garip sesler de var aralarda...<br />
<br />
<br />
Tom: Bunların çoğu Jamaika dans salonlarından etkilenerek oluştu. Orada, Star Wars efektleri, lazer sesleri ve benzeri garip sesler yerleştirdiler. Kayıtlarda 80'lerden kalma garip bir sürü efekt var. Önceki kayıtlarımızda bulunmayan ve son yıllardaki hip-hop müziğin etkisiyle de oluşturduğumuz şeyler bunlar. Bu şekilde artık çok tekdüze kalan gitar sound'undan da biraz sıyrılmı olduk. Çünkü bir süre sonra sıkıcı olabiliyor. <br />
<br />
Tony: Her ne kadar farklı birkaç prodüktörle çalışmış olsak da ortak bir paydada toplayabildik. Los Angeles'da Tom'un dairesinde yaptığımız tüm şarkıların demolarının kayıtlarını düzenli şekilde tuttuk ve bu şekilde prodüktörler esas parçaların oluştuırulmasında bize daha rahat yardımcı oldular. Bu kayıtlar sayesinde, şu anda işin en başından itibaren tüm aşamaları görebilmemiz mümkün. <br />
<br />
Albümü Jamaika, Londra ve Los Angeles'da doldurdunuz. Gittiğiniz bu yerlerden bahseder misin?<br />
<br />
Gwen: İlk başta kararlaştırıken, bu sefer biraz daha farklı bir şey yapacağımıza ve yıllardır edindiğimiz kuralları bir kenara bırakmaya karar verdik. Kim, kiminle çalışmak istiyorsa, kayıt olsun olmasın, sadece tecrübe için de olabilir, yerine getirilecek bu istek diye karar verdik. Londra'da Dave Stewart ile çalışma imkanımız oldu. Yaptıklarımızla ilgileniyorlardı. Oraya gidip küçük bir stüdyo kurduk ve çalışmalarımıza orada Dave Stewart ile devam ettik. Onunla çalışmak ilginçti. Çünkü o bizim için bir idoldür. Tekrar L.A'a dönerek Virginia sahillerinde hip-hop yapan Neptune ile devam ettik ve "Hella Good" bu şekilde çıktı. Sonradan Nellee Hooper, İngiltere'deki prodüktörümüz tamamladı bu parçayı. Gördüğünüz gibi farklı yerlerden insanların buluşmasıyla gerçekleşti parçalar. <br />
<br />
Sly &amp; Robbie, Dave Stewart, The Neptunes, Nellee Hooper, Prince, ve Ric Ocasek...Hepsi albümde yer alıyor. Bu prodüktörleri aynı masada toplayan neydi?<br />
<br />
Tony: Elde ettiğimiz başarı, bizim de dört gözle çalışmayı beklediğimiz bu insanlarla çalışma imkanını doğurdu. Cars'tan ilham alarak yazdığımız birkaç şarkı vardı bunlar için Ric Ocasek'ten başka kim prodüktörlük yapabilirdi ki?<br />
<br />
Gwen: Aslında bu evinize birkaç yoldan gelmek gibi. Yabancı biriyle çalışmak çok farklı ancak Ric, grup içinden biri gibidir. Onunla çalışmak çok rahatlatıcı ve eğlenceliydi. <br />
<br />
Prince ile yaptığınız bir parça vardı, son albüm içindi değil mi?<br />
<br />
Gwen: Bazı parçalar çok çabuk oluşur. Bazen de çok uğraşmak gerekir. Örneğin "Return of Saturn"de "Waiting Room" bu türdendi. Neyin ters olduğunu bir türlü çıkaramıyorduk. Bir demosunu Prince'e yolladık. Parçayı çok beğendiğini söyledi ama biz değiştirmek istiyorduk. Ona gelip dinlememizi istedi. Parçayı bize çaldığında ağzımız açık dinlemiştik. Ancak "Return of Saturn" için uygun değildi. Şimdi bu albüme çok uygun, onu da tekrar söyledik bu albümde. <br />
<br />
Bounty Killer ile yaptığınız single "Hey Baby," Jamaika'da kaydedildi değil mi?<br />
<br />
Gwen: "Hey Baby", vokaller dahil tümüyle Tom'un dairesinde gerçekleştirdiğimiz tek parça. Sonrasında Kingston'a gittiğimizde Bounty Killer gerekli düzenlemeleri yaptı o kadar. <br />
<br />
Ne ile ilgili "Hey Baby" parçası?<br />
<br />
Gwen :No Doubt'ın konserlerinde sahne arkasından gördüklerimden etkilenerek yazdığım bir parça. Grupta tek kadın olmam ve etrafta rock'n roll havasının esmesi gerçekten ilginç. Genelde kızlar konserlere gelip erkeklerle takılmaya çalışırlar. Bu tip erkekler de her gece dans salonlarındadır. Bizim konserlerde bu insanlar sahne arkasına gelip dans edip takılırlar. <br />
<br />
"Hey Baby"nin klibini, Missy Elliott'un "Get Ur Freak On" parçasına da klip çeken Dave Myers'a çektirdiniz.<br />
<br />
Tony: Çok rahat bir klipti. Turnelerdeki görüntülerimizden oluşuyordu. Sahne arkasında olanlar, çalışanlar falan...<br />
<br />
Albümün adı "Rock Steady", şarkının sözleri de "Rock steady/ Our love is rock steady." diye gidiyor...<br />
<br />
Gwen: Evet. Gerçek sevgi her zaman ayakta kalır. Bizim şu anki halimiz de bu zaten. Hep birlikte gerçekten eğleniyoruz. Özel hayatımdan da çok memnunum. Yaptığımız parçalar da tüm bunları sağlam bir şekilde ortaya koyuyor sanırım. Hatta daha da gerçekci olarak.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Son albümleri "Rock Steady"e bakarsanız No Doubt küçük deneylerden çekinmeyen bir grup.<br />
Yaklaşık 5 yıl gibi uzun bir aradan sonra 12 ay süresince İngiltere, Jamaika ve California'da gerçekleştirilen kayıtlar sonucunda enerji dolu bir albüm ortaya koyan grubun albümün bu oluşumu ile ilgili aktardıkları...<br />
<br />
Albümün gerçekleştirilmesi bir yıl kadar sürdü. Nasıl gerçekleşti?<br />
<br />
Gwen Stefani: Grup olarak toplandık ve bir albüm yapmaya karar verdik. Çabuk gerçekleştirmek istiyorduk ama bunu hiçbir zaman beceremiyoruz. Sonrasında birkaç şarkı yazdık ve kayıtlar için Jamaika'ya gittik. Orada Sly &amp; Robbie ve Bounty Killer ile yaptık kayıtları.<br />
<br />
Tom Dumont: Zaten öncelikle istediğimiz de buydu. Ancak bir yıl gibi bir süreye yayılsın diye bir durum yoktu.<br />
<br />
Tony Kanal: Sen öncelikle şarkıları çıplak kaydedelim demiştin. Ancak bunda hem fikir değildik. Bu şekilde zaman geçti tabii ki.<br />
<br />
Çoğu grup turne sonrası hemen stüdyoya girmeyi yorucu bulur.<br />
<br />
Gwen: "Return of Saturn"le gurur duyuyoruz. Turnede her gece bir parti gibiydi. Sahne arkasında yani...Bu şekilde bir grup olmaktan çok mutluyuz ve bu bize ilham veriyor. "Rock Steady" de bunu yansıtıyor. Gerçekten kendiliğinden çıkmış bir albüm ve enerji yüklü...Birçok kulüp gezdik ve hep dans edebileceğimiz şeyler yazmaya çalıştık. <br />
<br />
"Rock Steady" dinlenmesi çok kolay bir albüm...ancak bazı garip sesler de var aralarda...<br />
<br />
<br />
Tom: Bunların çoğu Jamaika dans salonlarından etkilenerek oluştu. Orada, Star Wars efektleri, lazer sesleri ve benzeri garip sesler yerleştirdiler. Kayıtlarda 80'lerden kalma garip bir sürü efekt var. Önceki kayıtlarımızda bulunmayan ve son yıllardaki hip-hop müziğin etkisiyle de oluşturduğumuz şeyler bunlar. Bu şekilde artık çok tekdüze kalan gitar sound'undan da biraz sıyrılmı olduk. Çünkü bir süre sonra sıkıcı olabiliyor. <br />
<br />
Tony: Her ne kadar farklı birkaç prodüktörle çalışmış olsak da ortak bir paydada toplayabildik. Los Angeles'da Tom'un dairesinde yaptığımız tüm şarkıların demolarının kayıtlarını düzenli şekilde tuttuk ve bu şekilde prodüktörler esas parçaların oluştuırulmasında bize daha rahat yardımcı oldular. Bu kayıtlar sayesinde, şu anda işin en başından itibaren tüm aşamaları görebilmemiz mümkün. <br />
<br />
Albümü Jamaika, Londra ve Los Angeles'da doldurdunuz. Gittiğiniz bu yerlerden bahseder misin?<br />
<br />
Gwen: İlk başta kararlaştırıken, bu sefer biraz daha farklı bir şey yapacağımıza ve yıllardır edindiğimiz kuralları bir kenara bırakmaya karar verdik. Kim, kiminle çalışmak istiyorsa, kayıt olsun olmasın, sadece tecrübe için de olabilir, yerine getirilecek bu istek diye karar verdik. Londra'da Dave Stewart ile çalışma imkanımız oldu. Yaptıklarımızla ilgileniyorlardı. Oraya gidip küçük bir stüdyo kurduk ve çalışmalarımıza orada Dave Stewart ile devam ettik. Onunla çalışmak ilginçti. Çünkü o bizim için bir idoldür. Tekrar L.A'a dönerek Virginia sahillerinde hip-hop yapan Neptune ile devam ettik ve "Hella Good" bu şekilde çıktı. Sonradan Nellee Hooper, İngiltere'deki prodüktörümüz tamamladı bu parçayı. Gördüğünüz gibi farklı yerlerden insanların buluşmasıyla gerçekleşti parçalar. <br />
<br />
Sly &amp; Robbie, Dave Stewart, The Neptunes, Nellee Hooper, Prince, ve Ric Ocasek...Hepsi albümde yer alıyor. Bu prodüktörleri aynı masada toplayan neydi?<br />
<br />
Tony: Elde ettiğimiz başarı, bizim de dört gözle çalışmayı beklediğimiz bu insanlarla çalışma imkanını doğurdu. Cars'tan ilham alarak yazdığımız birkaç şarkı vardı bunlar için Ric Ocasek'ten başka kim prodüktörlük yapabilirdi ki?<br />
<br />
Gwen: Aslında bu evinize birkaç yoldan gelmek gibi. Yabancı biriyle çalışmak çok farklı ancak Ric, grup içinden biri gibidir. Onunla çalışmak çok rahatlatıcı ve eğlenceliydi. <br />
<br />
Prince ile yaptığınız bir parça vardı, son albüm içindi değil mi?<br />
<br />
Gwen: Bazı parçalar çok çabuk oluşur. Bazen de çok uğraşmak gerekir. Örneğin "Return of Saturn"de "Waiting Room" bu türdendi. Neyin ters olduğunu bir türlü çıkaramıyorduk. Bir demosunu Prince'e yolladık. Parçayı çok beğendiğini söyledi ama biz değiştirmek istiyorduk. Ona gelip dinlememizi istedi. Parçayı bize çaldığında ağzımız açık dinlemiştik. Ancak "Return of Saturn" için uygun değildi. Şimdi bu albüme çok uygun, onu da tekrar söyledik bu albümde. <br />
<br />
Bounty Killer ile yaptığınız single "Hey Baby," Jamaika'da kaydedildi değil mi?<br />
<br />
Gwen: "Hey Baby", vokaller dahil tümüyle Tom'un dairesinde gerçekleştirdiğimiz tek parça. Sonrasında Kingston'a gittiğimizde Bounty Killer gerekli düzenlemeleri yaptı o kadar. <br />
<br />
Ne ile ilgili "Hey Baby" parçası?<br />
<br />
Gwen :No Doubt'ın konserlerinde sahne arkasından gördüklerimden etkilenerek yazdığım bir parça. Grupta tek kadın olmam ve etrafta rock'n roll havasının esmesi gerçekten ilginç. Genelde kızlar konserlere gelip erkeklerle takılmaya çalışırlar. Bu tip erkekler de her gece dans salonlarındadır. Bizim konserlerde bu insanlar sahne arkasına gelip dans edip takılırlar. <br />
<br />
"Hey Baby"nin klibini, Missy Elliott'un "Get Ur Freak On" parçasına da klip çeken Dave Myers'a çektirdiniz.<br />
<br />
Tony: Çok rahat bir klipti. Turnelerdeki görüntülerimizden oluşuyordu. Sahne arkasında olanlar, çalışanlar falan...<br />
<br />
Albümün adı "Rock Steady", şarkının sözleri de "Rock steady/ Our love is rock steady." diye gidiyor...<br />
<br />
Gwen: Evet. Gerçek sevgi her zaman ayakta kalır. Bizim şu anki halimiz de bu zaten. Hep birlikte gerçekten eğleniyoruz. Özel hayatımdan da çok memnunum. Yaptığımız parçalar da tüm bunları sağlam bir şekilde ortaya koyuyor sanırım. Hatta daha da gerçekci olarak.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Lenny Kravitz]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=395</link>
			<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 07:38:35 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Dude</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=395</guid>
			<description><![CDATA["Kendim dışında birini memnun etmekle hiç ilgilenmedim."<br />
Kahramanlarından neler bekleyeceklerini iyi bilen Lenny Kravitz hayranları kısaca "Lenny" adını taşıyan yeni albümde hayal kırıklığına uğramayacaklar. Gitar riflerinin ağırlık olduğu, hard rock'tan funk'a karışımlardan oluşan albüm sonrasında Lenny Kravitz...<br />
<br />
Geçen yıl yayınladığın "Greatest Hits", sende eski bir bölümün kapanıp yenisinin açıldığı hissini yarattı mı ?<br />
<br />
Kapanışlar..açılışlar...bunlar hakkında pek fazla düşünmüyorum. Sürekli bir akışın kaçınılmaz sonucu bunlar, herhangi bir yolculuk gibi. Ama birşeyleri yapmış, bitirmiş olma duygusunu hissediyorum. Öyleki, tüm hayatım boyunca müzisyen olmayı ve albüm kaydedip kendi müziğimi oluşturmayı istedim. Geçen yıllar sonrasında içimdeki çocuk hala uğraşıyor. Kendimi hiçbir zaman rahatlamış hissetmedim. Her zaman mücadele etmem hiç durmadan çalışmam gerektiğini düşündüm. "Tamam birşeyler yaptım bununla gurur duyuyorum" diyebiliyorum. Ancak herşey zamana kalmış. Elbette şu an biraz daha rahat bir konumdayım ve artık kendi hayatımı da müziğimde olduğu gibi yönetebiliyorum.<br />
<br />
Geçmiş yıllarda, müziğinin hangi yöne doğru gittiğini düşünüyordun?<br />
<br />
Daha fazla gitar, bas ve davul...Rock 'n' Roll...Biraz da funk'tan gelen tarzları kullanmaya çalışmıştım. Ancak tamamen bu şekilde gelişmedi parçalar. Sıradanlık da oldu. Parçaları yazmaya çalışırken soruyordum. " Ne yazıyorum, ben? Bunlar tam olarak benim yazmak istediklerim değil. " Yaratma sürecinin harika yanlarından biri bu. Düşüncelerinizi ve egonuzu ortaya döküp, sonra istediğinizi yapmak, ne çıkarsa çıkar...Bazen bu durum siz tam bir U dönüşü bile yaptırabilir, sizden istediği de budur zaten.<br />
<br />
Yakın zamanda kendinizle ilgili konulara bayağı vakit ayırdınız, bir de baba olmak var..."Lenny"nin gidişatını etkilediğini düşünüyor musun?<br />
<br />
Bunu söylemek gerçekten zor. Kendim dışında birini memnun etmekle hiç ilgilenmedim. Müziğimi, kariyerimi destekleyen insanları seviyorum ama müziği sadece kendim için yapıyorum. Popüler eğilimlere kapılmak için uğraşmadım, tavrım hep böyleydi, 12 yıl sonra hala burada olmamım nedeni de bu olsa gerek. Bu noktada, müzik işinde üç dört yıllık kariyer de uzun sayılabiliyor. Bu günlerde insanların müzik kariyerleri çok çabuk kullanılıp bir kenara atılıyor. Bu gün bu noktada olmamın nedenlerini tam olarak söyleyemem ama bu gerçekten çıkarılacak sonuçlar var. Ben hep kendim oldum ve insanlar müziğimi takip ediyor, şanslıyım.<br />
<br />
"Lisedeyken hep Quincy Jones olmak, istemiştim."<br />
<br />
Mick Jagger'ın solo albümünde birlikte bir şarkı yazdın. "God gave me everything"<br />
<br />
Evet birlikte yazdık ve prodüktörlüğünü yaptım. Müthiş bir olaydu bu. Jagger gibi ünlü, zeki ve bir dönemi tanımlayan şarkılar yazmış biriyle çalışmak önemli bir tecrübe benim için. En iyiyle çalışıyorsunuz, çok iyi bir çalışma oldu. Bu derece ünlü insanlarla çalışmayı seviyorum, Madonna ile de çalıştım, Mick ile çalıştım, Curtis Mayfield ile çalıştım, Michael Jackson...<br />
<br />
Diğer sanatçıların prodüktörlüğünü yapmak, yapmak istediklerinin önemli bir bölümü mü?<br />
<br />
Kesinlikle. Kendi müzik firmam olan Roxie Records'u kuruyorum. Gençken, lisedeyken hep Quincy Jones olmak, istemiştim. Şu an kendi albümlerimin prodüktörlüğünden çok keyif alıyorum. Ancak yeni sanatçılarla daha fazla prodüksiyon yapmak istiyorum. Gözlerim onların üstünde.<br />
<br />
"Bir kutuya kapatılmak istemiyorum. "<br />
<br />
Albümlerinizde tüm enstrumanları siz çalıyorsunuz, konserlerde arkanızda geniş bir grupla çalarken ne tür değişikler oluyor? Stüdyo tecrübeniz çok ve aynı zamanda bir rock yıldızısınız.<br />
<br />
Bunlar tamamıyla farklı şeyler. Stüdyo kendimi en rahat hissettiğim yer. Orası tam işimi yaptığım yer. Konserler ayrı bir olay çünkü orada insanlara öğretmeniz gerek, anlamalarını sağlayıp, sizin hissettiklerinizi hissetmetlerini sağlamanız gerek, aynı zamanda bunun içine kendilerini bulacakları bir ifade de yerleştirmeniz gerek yoksa insanlar sıkılır. Önemli müzisyenlerle uzun süredir birlikte çalışıyorum. Beni çok iyi anlıyorlar ve kendi kişiliklerini de rahatça sergileyebiliyorlar.<br />
<br />
Yıllarca eski moda analog ekipmanlar kullandın. İlk kez bu albümde dijital ekipman kullandın, ikisini birleştirdin. Bu gelişim sana doğal geliyor mu?<br />
<br />
Öğrenmek zorundaydım. Hiçbirşey bilmiyordum. Analog enstrumanları öğrenmek ve kullanmak için yıllarımı harcadım. Artık öyle bir noktadayım ki "Tamam ben bunu biliyorum" diyebilirim. Şimdi bunu bitirdim ve yeni şeyler öğrenebilirim. Yıllar önce bu aletleri hiç kullanmam diye düşünüyordum. Şimdi işin içine girdim. Şu an en iyi analog ve dijital ekipmanları kullanıyorum, böylece daha fazla renk var elimde.<br />
<br />
"Lenny" albümünde hangi parçalar teknolojik açıdan şaşırtıcı geldi size?<br />
<br />
Sanırım " Pay to Play" ve " You were in My Heart". Bir de "Believe in Me.<br />
<br />
Favori parçaların hangileri?<br />
<br />
"Yesterday is Gone"ı seviyorum. Yazdığım en iyi şarkı diyebilirim. Kendimi hissetmek istediğim gibi hissettiriyor. "Bank Robber Man."'deki enerjiyi de seviyorum.<br />
<br />
Sürekli söylediğin birşey var."Benim bir kategorim yok, belirli bir konumum yok", 3 Rock Grammy 'sinden sonra düşüncelerin değişti mi?<br />
<br />
Yok. Hayır. Ben bir kutuya kapatılmak istemiyorum. İnsanlar beni rock sanatçısı olarak görüyorlar ama müziğimde başka bir sürü şey var.<br />
<br />
"Herşey yerli yerinde, bana sorarsanız yaratıcılığı yok eden de bu."<br />
<br />
Endüstri son 12 yılda çok değişti...<br />
<br />
Evet. Bir zamanlar çok zordu ama şu an çok fazla işbirliğine dayalı, çok fazla pazarlama var. Pazalama her zaman önemli olmuştur. Bir ürün satıyorsunuz, ne dediğiniz çok önemli değil. Müzik şirketi ürününü satıyor. Ancak bu şekilde işler çok katılaşıyor ve homojenleşiyor, bireyselliğin eksikliği ortaya çıkıyor. Müzik her zaman sosyal olarak oluşan havayı yansıtır. Sanırım sosyal olarak da bulunduğumuz yer bu. Hepimiz aynı etiketi kullanmalı, hepimizin Nike'ı olmalı, belli tür müzikler dinlemeli ve insanların kendilerine ait kalabalıklığı olmalı. Herşey yerli yerinde, bana sorarsanız yaratıcılığı yok eden de bu.<br />
<br />
"Dig In" parçasına ilham veren neydi, anlatır mısın?<br />
<br />
Sahilde oturmuş bulutlara bakarken bir uçağın geçişini izliyordum. O an bir bulutun içine girdiğinizde nasıl herşeyin netliğini kaybettiğini ve buluttan çıkınca tekrar herşeyin temiz bir şekilde görünmeye başladığını düşündüm. İnsanlar da hayatında korkularından dolayı bazı şeyleri yapmaktan kaçınırlar, gelişmek istemezler, hareket etmek istemezler. Aslında sahip oldukları arzuları onları harekete geçirir ve hedefe ulaştırır. Çoğu zaman insanı tutan korkudur.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA["Kendim dışında birini memnun etmekle hiç ilgilenmedim."<br />
Kahramanlarından neler bekleyeceklerini iyi bilen Lenny Kravitz hayranları kısaca "Lenny" adını taşıyan yeni albümde hayal kırıklığına uğramayacaklar. Gitar riflerinin ağırlık olduğu, hard rock'tan funk'a karışımlardan oluşan albüm sonrasında Lenny Kravitz...<br />
<br />
Geçen yıl yayınladığın "Greatest Hits", sende eski bir bölümün kapanıp yenisinin açıldığı hissini yarattı mı ?<br />
<br />
Kapanışlar..açılışlar...bunlar hakkında pek fazla düşünmüyorum. Sürekli bir akışın kaçınılmaz sonucu bunlar, herhangi bir yolculuk gibi. Ama birşeyleri yapmış, bitirmiş olma duygusunu hissediyorum. Öyleki, tüm hayatım boyunca müzisyen olmayı ve albüm kaydedip kendi müziğimi oluşturmayı istedim. Geçen yıllar sonrasında içimdeki çocuk hala uğraşıyor. Kendimi hiçbir zaman rahatlamış hissetmedim. Her zaman mücadele etmem hiç durmadan çalışmam gerektiğini düşündüm. "Tamam birşeyler yaptım bununla gurur duyuyorum" diyebiliyorum. Ancak herşey zamana kalmış. Elbette şu an biraz daha rahat bir konumdayım ve artık kendi hayatımı da müziğimde olduğu gibi yönetebiliyorum.<br />
<br />
Geçmiş yıllarda, müziğinin hangi yöne doğru gittiğini düşünüyordun?<br />
<br />
Daha fazla gitar, bas ve davul...Rock 'n' Roll...Biraz da funk'tan gelen tarzları kullanmaya çalışmıştım. Ancak tamamen bu şekilde gelişmedi parçalar. Sıradanlık da oldu. Parçaları yazmaya çalışırken soruyordum. " Ne yazıyorum, ben? Bunlar tam olarak benim yazmak istediklerim değil. " Yaratma sürecinin harika yanlarından biri bu. Düşüncelerinizi ve egonuzu ortaya döküp, sonra istediğinizi yapmak, ne çıkarsa çıkar...Bazen bu durum siz tam bir U dönüşü bile yaptırabilir, sizden istediği de budur zaten.<br />
<br />
Yakın zamanda kendinizle ilgili konulara bayağı vakit ayırdınız, bir de baba olmak var..."Lenny"nin gidişatını etkilediğini düşünüyor musun?<br />
<br />
Bunu söylemek gerçekten zor. Kendim dışında birini memnun etmekle hiç ilgilenmedim. Müziğimi, kariyerimi destekleyen insanları seviyorum ama müziği sadece kendim için yapıyorum. Popüler eğilimlere kapılmak için uğraşmadım, tavrım hep böyleydi, 12 yıl sonra hala burada olmamım nedeni de bu olsa gerek. Bu noktada, müzik işinde üç dört yıllık kariyer de uzun sayılabiliyor. Bu günlerde insanların müzik kariyerleri çok çabuk kullanılıp bir kenara atılıyor. Bu gün bu noktada olmamın nedenlerini tam olarak söyleyemem ama bu gerçekten çıkarılacak sonuçlar var. Ben hep kendim oldum ve insanlar müziğimi takip ediyor, şanslıyım.<br />
<br />
"Lisedeyken hep Quincy Jones olmak, istemiştim."<br />
<br />
Mick Jagger'ın solo albümünde birlikte bir şarkı yazdın. "God gave me everything"<br />
<br />
Evet birlikte yazdık ve prodüktörlüğünü yaptım. Müthiş bir olaydu bu. Jagger gibi ünlü, zeki ve bir dönemi tanımlayan şarkılar yazmış biriyle çalışmak önemli bir tecrübe benim için. En iyiyle çalışıyorsunuz, çok iyi bir çalışma oldu. Bu derece ünlü insanlarla çalışmayı seviyorum, Madonna ile de çalıştım, Mick ile çalıştım, Curtis Mayfield ile çalıştım, Michael Jackson...<br />
<br />
Diğer sanatçıların prodüktörlüğünü yapmak, yapmak istediklerinin önemli bir bölümü mü?<br />
<br />
Kesinlikle. Kendi müzik firmam olan Roxie Records'u kuruyorum. Gençken, lisedeyken hep Quincy Jones olmak, istemiştim. Şu an kendi albümlerimin prodüktörlüğünden çok keyif alıyorum. Ancak yeni sanatçılarla daha fazla prodüksiyon yapmak istiyorum. Gözlerim onların üstünde.<br />
<br />
"Bir kutuya kapatılmak istemiyorum. "<br />
<br />
Albümlerinizde tüm enstrumanları siz çalıyorsunuz, konserlerde arkanızda geniş bir grupla çalarken ne tür değişikler oluyor? Stüdyo tecrübeniz çok ve aynı zamanda bir rock yıldızısınız.<br />
<br />
Bunlar tamamıyla farklı şeyler. Stüdyo kendimi en rahat hissettiğim yer. Orası tam işimi yaptığım yer. Konserler ayrı bir olay çünkü orada insanlara öğretmeniz gerek, anlamalarını sağlayıp, sizin hissettiklerinizi hissetmetlerini sağlamanız gerek, aynı zamanda bunun içine kendilerini bulacakları bir ifade de yerleştirmeniz gerek yoksa insanlar sıkılır. Önemli müzisyenlerle uzun süredir birlikte çalışıyorum. Beni çok iyi anlıyorlar ve kendi kişiliklerini de rahatça sergileyebiliyorlar.<br />
<br />
Yıllarca eski moda analog ekipmanlar kullandın. İlk kez bu albümde dijital ekipman kullandın, ikisini birleştirdin. Bu gelişim sana doğal geliyor mu?<br />
<br />
Öğrenmek zorundaydım. Hiçbirşey bilmiyordum. Analog enstrumanları öğrenmek ve kullanmak için yıllarımı harcadım. Artık öyle bir noktadayım ki "Tamam ben bunu biliyorum" diyebilirim. Şimdi bunu bitirdim ve yeni şeyler öğrenebilirim. Yıllar önce bu aletleri hiç kullanmam diye düşünüyordum. Şimdi işin içine girdim. Şu an en iyi analog ve dijital ekipmanları kullanıyorum, böylece daha fazla renk var elimde.<br />
<br />
"Lenny" albümünde hangi parçalar teknolojik açıdan şaşırtıcı geldi size?<br />
<br />
Sanırım " Pay to Play" ve " You were in My Heart". Bir de "Believe in Me.<br />
<br />
Favori parçaların hangileri?<br />
<br />
"Yesterday is Gone"ı seviyorum. Yazdığım en iyi şarkı diyebilirim. Kendimi hissetmek istediğim gibi hissettiriyor. "Bank Robber Man."'deki enerjiyi de seviyorum.<br />
<br />
Sürekli söylediğin birşey var."Benim bir kategorim yok, belirli bir konumum yok", 3 Rock Grammy 'sinden sonra düşüncelerin değişti mi?<br />
<br />
Yok. Hayır. Ben bir kutuya kapatılmak istemiyorum. İnsanlar beni rock sanatçısı olarak görüyorlar ama müziğimde başka bir sürü şey var.<br />
<br />
"Herşey yerli yerinde, bana sorarsanız yaratıcılığı yok eden de bu."<br />
<br />
Endüstri son 12 yılda çok değişti...<br />
<br />
Evet. Bir zamanlar çok zordu ama şu an çok fazla işbirliğine dayalı, çok fazla pazarlama var. Pazalama her zaman önemli olmuştur. Bir ürün satıyorsunuz, ne dediğiniz çok önemli değil. Müzik şirketi ürününü satıyor. Ancak bu şekilde işler çok katılaşıyor ve homojenleşiyor, bireyselliğin eksikliği ortaya çıkıyor. Müzik her zaman sosyal olarak oluşan havayı yansıtır. Sanırım sosyal olarak da bulunduğumuz yer bu. Hepimiz aynı etiketi kullanmalı, hepimizin Nike'ı olmalı, belli tür müzikler dinlemeli ve insanların kendilerine ait kalabalıklığı olmalı. Herşey yerli yerinde, bana sorarsanız yaratıcılığı yok eden de bu.<br />
<br />
"Dig In" parçasına ilham veren neydi, anlatır mısın?<br />
<br />
Sahilde oturmuş bulutlara bakarken bir uçağın geçişini izliyordum. O an bir bulutun içine girdiğinizde nasıl herşeyin netliğini kaybettiğini ve buluttan çıkınca tekrar herşeyin temiz bir şekilde görünmeye başladığını düşündüm. İnsanlar da hayatında korkularından dolayı bazı şeyleri yapmaktan kaçınırlar, gelişmek istemezler, hareket etmek istemezler. Aslında sahip oldukları arzuları onları harekete geçirir ve hedefe ulaştırır. Çoğu zaman insanı tutan korkudur.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Alicia Keys]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=394</link>
			<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 07:37:30 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Dude</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=394</guid>
			<description><![CDATA["Songs In A Minor"ın Billboard listelerinde 1 numara olacağı çok az kişi tarafından tahmin edilebilmişti. 3 Hafta boyunca listebaşı olacağı ise pek olası değildi. Beethoven'dan Aretha Franklin'e geniş bir ilham kaynağı olan Alicia Keys, bu çıkışının öncesini ve bugün bulunduğu noktayı anlatıyor...<br />
<br />
Alicia Keys, esas adın mı? Özellikle "Keys" kısmı...<br />
<br />
Evet..Garip gelebilir ama buna inanmalısınız...<br />
<br />
Piyano çalıyorsun ve soyadın "Keys" ne kadar güzel....<br />
<br />
Evet...gerçekten çok hoş bir durum...<br />
<br />
Günümüzde kendi şarkılarını yazıp kendi prodüktörlüğünü yapan sanatçı pek fazla yok..Sen "Songs In A Minor"da neredeyse her notayı kendin yazdın. Nasıl bir duygu böyle bir çalışmayı gerçekleştirmiş olmak?<br />
<br />
Bu şekilde yapmak zorundaydım. Kayıtların başında dışarıdan prodüktörlerle çalışmayı denedim, ilginç bir tecrübeydi ancak tamamıyla içinde olmadığım bir konuda söylenenleri dinlemek pek hoşuma gitmedi. Ben herşeyiyle ilgilenip gerçekten kafamda olanı ortaya koymak istiyordum.<br />
<br />
Neden albüme "Song In A Minor" (La minor Şarkılar) adını verdin?<br />
<br />
La minor bu zamana kadar çalmayı en çok sevdiğim ton. Farklı duyguları birarada verebildiğiniz bir gam. Ayrıca ismimin ilk harfi de A. Yani benim gözümden oluşturulmuş şarkıları temsil ediyor...<br />
<br />
J Records'un sahibi Clive Davis ile çalışmak nasıl? Seni istediğini yapacak kadar özgür bıraktı ve kendisi Whitney Houston gibi sanatçıları çok üst noktalara taşıdı.<br />
<br />
Bu hem bir onur hem de bir lutuf...İnanılmaz biri. Onunla tanışmadan önce Whitney Houston ve Puff Daddy ile yaptıklarını biliyordum. Ancak Earth, Wind &amp; Fire, Miles Davis, Bruce Springsteen ve Janis Joplin ile çalıştığını bilmiyordum. Sonrasında da gördüm ki Clive Davis karşısındakinden etkilendiği ölçüde onu serbest bırakıyor. <br />
<br />
İlk single'ın "Fallin", güçlü bir parçaNasıl oluştu bu şarkı?<br />
<br />
Bence her parçanın arkasını biri veya birşeyler vardır.Bu şeyler size şarkı yazdırır, söyletir. Annemi çok severim, erkekler bir yana tabii. Ama bazı zamanlarda keşke beni biraz daha rahat bıraksaydı diye düşünüyorum. Sanırım bu parçada anlatılan da, insan birini sevdiğinde doğal olarak oluşan duyguları ve onun sonuçlarını anlatıyor, bu kişi anneniz bile olsa<br />
<br />
"How Come You Don't Call Me", bir Prince cover'ı. Neden seçtin bu parçayı?<br />
<br />
Bu tesadüfen oldu. Asistanım ile birlikte oturuyordum ve bana bu parçayı dinletti. Prince'ın yazdığı her şarkıyı çok iyi bilirim. Ancak o zaman dinlediğimde parçadaki duygu beni çok farklı bir yere götürdü ve bunu yapmak istedim. İlk başta aklımda çok farklı bir versiyon vardı, sonuçta albümdeki şekline ulaştım.<br />
<br />
Bundan sonraki single ne olacak?<br />
<br />
"A Woman's Worth."Bu parça da benim için çok özel. Karşınızdakinin size ne kadar fazla değer verebileceğiyle ilgiliHer ne kadar parçanın adında "Woman" geçse de erkekleri de içeren anlamı var.<br />
<br />
14 yaşında "Butterflyz"ı yazmışsın. Bu parçadan sonra mı karar verdin bu işi yapmaya?<br />
<br />
Hayır. O parçadan önce de bundan emindim. Ancak "Butterflyz" ile piyanonun başına oturup şarkı yazmanın o kağıtlarla uğraşmanın bana ne kadar zevk verdiğini gördüm. <br />
<br />
Klasik piyano eğitimi aldın. Ve 11 yaşındayken yapabilecek bir çok şey varmış etrafında. Edindiğimiz bilgiye göre de annen "İstediğini yapabilirsin ama piyano çalmayı bırakamazsın" demiş... Böyle söylediği için memnun musun?<br />
<br />
Elbette ki. Düşünsenize 11-12 yaşındasınız aklınızda bir sürü şeyler var. Geziyorsunuz, flörtler, aşklar...Belli bir disiplin altında olmadan yapılan şeyler...Ancak ben çoğu zaman bundan uzak dans, okul ve piyano ile kurulmuş bir disiplinle büyüdüm. Pek de öyle gezinecek vaktim olmadı denebilir. Ama annem her zaman dengeyi korudu. Ona sıkıldığımı hissettirdiğimde baskı yapmazdı.<br />
<br />
Normal alıştırmalarının yanında bir de hip-hop'ı ekledin tarzına...Bunu daha önce bu şekilde yapan olmamıştır heralde..<br />
<br />
Bu normal bir durum. Değişik müzik türlerinden hoşlanıyorum ve çalıyorum. Gün geliyor Beethoven,Bach veya Chopin. Bazen Marvin Gaye, Roberta Flack, veya Nina Simone.<br />
<br />
Albümünü hangi kategoriye koyarsın R&amp;B mi Hip-hop'mı?<br />
<br />
Böyle birşey yapmam. Bence her dinleyici kendi oluşturmalı bunu kafasında.<br />
<br />
Müzikle ilgilenmeye başladığından beri etkilendiğin sanatçılr kimler?<br />
<br />
Mozart .. Mary [J. Blige&#93; ki benim idolümdür.Hangi kız onun yerinde olmak istemez ki Miles Davis, Curtis Mayfield, Aretha Franklin, Salt N Pepa.<br />
<br />
İzleyiciler sahnede Alicia Keys'den ne beklemeli?<br />
<br />
Tamamıyla bir alış veriş. Benim istediğim bu. Bence en iyisi bu şekilde oluşuyor. Zaten ben sahnede konuşurken seyirciler devamlı bana birşeyler söylerler.Ama beni sahnede 99% piyano arkasında görürsünüz. Arada bir kalkarım. Ben yapmam gerekeni yapıyorum onlar da yapıyor mu diye.<br />
<br />
Müziğini nereye getirmek istiyorsun? İnsanlar senden neler beklemeli?<br />
<br />
Ben birşelerin içimde sıkışıp kalmasını istemiyorum ve bunun için müzik yapıyorum. Bu şekilde kendimle de ilişki kurabiliyorum. İnsanların da bunu becermelerini ve eğer olabiliyorsa benim müziğim yoluyla bunu başarabilmelerini sağlamak. Bence müzik de bunun için var. Çünkü ben de insanlardan çok etkileniyorum. <br />
<br />
Sesin yaşına göre daha yetişkin bir ses<br />
<br />
Aslında öyle değil. Ama dediğiniz başıma çok geliyor. Biİr radyoya gittiğimde "Aaasiz Alicia Keys misiniz? Biz sizi 80-90 kiloluk biri olarak bekliyorduk diyorlardı." Gerçekten çok komik. Ancak şarkılar yaş ile ilgilenmez onlar duyguların uzantısıdır. Ben bu şekilde görüyorum.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA["Songs In A Minor"ın Billboard listelerinde 1 numara olacağı çok az kişi tarafından tahmin edilebilmişti. 3 Hafta boyunca listebaşı olacağı ise pek olası değildi. Beethoven'dan Aretha Franklin'e geniş bir ilham kaynağı olan Alicia Keys, bu çıkışının öncesini ve bugün bulunduğu noktayı anlatıyor...<br />
<br />
Alicia Keys, esas adın mı? Özellikle "Keys" kısmı...<br />
<br />
Evet..Garip gelebilir ama buna inanmalısınız...<br />
<br />
Piyano çalıyorsun ve soyadın "Keys" ne kadar güzel....<br />
<br />
Evet...gerçekten çok hoş bir durum...<br />
<br />
Günümüzde kendi şarkılarını yazıp kendi prodüktörlüğünü yapan sanatçı pek fazla yok..Sen "Songs In A Minor"da neredeyse her notayı kendin yazdın. Nasıl bir duygu böyle bir çalışmayı gerçekleştirmiş olmak?<br />
<br />
Bu şekilde yapmak zorundaydım. Kayıtların başında dışarıdan prodüktörlerle çalışmayı denedim, ilginç bir tecrübeydi ancak tamamıyla içinde olmadığım bir konuda söylenenleri dinlemek pek hoşuma gitmedi. Ben herşeyiyle ilgilenip gerçekten kafamda olanı ortaya koymak istiyordum.<br />
<br />
Neden albüme "Song In A Minor" (La minor Şarkılar) adını verdin?<br />
<br />
La minor bu zamana kadar çalmayı en çok sevdiğim ton. Farklı duyguları birarada verebildiğiniz bir gam. Ayrıca ismimin ilk harfi de A. Yani benim gözümden oluşturulmuş şarkıları temsil ediyor...<br />
<br />
J Records'un sahibi Clive Davis ile çalışmak nasıl? Seni istediğini yapacak kadar özgür bıraktı ve kendisi Whitney Houston gibi sanatçıları çok üst noktalara taşıdı.<br />
<br />
Bu hem bir onur hem de bir lutuf...İnanılmaz biri. Onunla tanışmadan önce Whitney Houston ve Puff Daddy ile yaptıklarını biliyordum. Ancak Earth, Wind &amp; Fire, Miles Davis, Bruce Springsteen ve Janis Joplin ile çalıştığını bilmiyordum. Sonrasında da gördüm ki Clive Davis karşısındakinden etkilendiği ölçüde onu serbest bırakıyor. <br />
<br />
İlk single'ın "Fallin", güçlü bir parçaNasıl oluştu bu şarkı?<br />
<br />
Bence her parçanın arkasını biri veya birşeyler vardır.Bu şeyler size şarkı yazdırır, söyletir. Annemi çok severim, erkekler bir yana tabii. Ama bazı zamanlarda keşke beni biraz daha rahat bıraksaydı diye düşünüyorum. Sanırım bu parçada anlatılan da, insan birini sevdiğinde doğal olarak oluşan duyguları ve onun sonuçlarını anlatıyor, bu kişi anneniz bile olsa<br />
<br />
"How Come You Don't Call Me", bir Prince cover'ı. Neden seçtin bu parçayı?<br />
<br />
Bu tesadüfen oldu. Asistanım ile birlikte oturuyordum ve bana bu parçayı dinletti. Prince'ın yazdığı her şarkıyı çok iyi bilirim. Ancak o zaman dinlediğimde parçadaki duygu beni çok farklı bir yere götürdü ve bunu yapmak istedim. İlk başta aklımda çok farklı bir versiyon vardı, sonuçta albümdeki şekline ulaştım.<br />
<br />
Bundan sonraki single ne olacak?<br />
<br />
"A Woman's Worth."Bu parça da benim için çok özel. Karşınızdakinin size ne kadar fazla değer verebileceğiyle ilgiliHer ne kadar parçanın adında "Woman" geçse de erkekleri de içeren anlamı var.<br />
<br />
14 yaşında "Butterflyz"ı yazmışsın. Bu parçadan sonra mı karar verdin bu işi yapmaya?<br />
<br />
Hayır. O parçadan önce de bundan emindim. Ancak "Butterflyz" ile piyanonun başına oturup şarkı yazmanın o kağıtlarla uğraşmanın bana ne kadar zevk verdiğini gördüm. <br />
<br />
Klasik piyano eğitimi aldın. Ve 11 yaşındayken yapabilecek bir çok şey varmış etrafında. Edindiğimiz bilgiye göre de annen "İstediğini yapabilirsin ama piyano çalmayı bırakamazsın" demiş... Böyle söylediği için memnun musun?<br />
<br />
Elbette ki. Düşünsenize 11-12 yaşındasınız aklınızda bir sürü şeyler var. Geziyorsunuz, flörtler, aşklar...Belli bir disiplin altında olmadan yapılan şeyler...Ancak ben çoğu zaman bundan uzak dans, okul ve piyano ile kurulmuş bir disiplinle büyüdüm. Pek de öyle gezinecek vaktim olmadı denebilir. Ama annem her zaman dengeyi korudu. Ona sıkıldığımı hissettirdiğimde baskı yapmazdı.<br />
<br />
Normal alıştırmalarının yanında bir de hip-hop'ı ekledin tarzına...Bunu daha önce bu şekilde yapan olmamıştır heralde..<br />
<br />
Bu normal bir durum. Değişik müzik türlerinden hoşlanıyorum ve çalıyorum. Gün geliyor Beethoven,Bach veya Chopin. Bazen Marvin Gaye, Roberta Flack, veya Nina Simone.<br />
<br />
Albümünü hangi kategoriye koyarsın R&amp;B mi Hip-hop'mı?<br />
<br />
Böyle birşey yapmam. Bence her dinleyici kendi oluşturmalı bunu kafasında.<br />
<br />
Müzikle ilgilenmeye başladığından beri etkilendiğin sanatçılr kimler?<br />
<br />
Mozart .. Mary [J. Blige] ki benim idolümdür.Hangi kız onun yerinde olmak istemez ki Miles Davis, Curtis Mayfield, Aretha Franklin, Salt N Pepa.<br />
<br />
İzleyiciler sahnede Alicia Keys'den ne beklemeli?<br />
<br />
Tamamıyla bir alış veriş. Benim istediğim bu. Bence en iyisi bu şekilde oluşuyor. Zaten ben sahnede konuşurken seyirciler devamlı bana birşeyler söylerler.Ama beni sahnede 99% piyano arkasında görürsünüz. Arada bir kalkarım. Ben yapmam gerekeni yapıyorum onlar da yapıyor mu diye.<br />
<br />
Müziğini nereye getirmek istiyorsun? İnsanlar senden neler beklemeli?<br />
<br />
Ben birşelerin içimde sıkışıp kalmasını istemiyorum ve bunun için müzik yapıyorum. Bu şekilde kendimle de ilişki kurabiliyorum. İnsanların da bunu becermelerini ve eğer olabiliyorsa benim müziğim yoluyla bunu başarabilmelerini sağlamak. Bence müzik de bunun için var. Çünkü ben de insanlardan çok etkileniyorum. <br />
<br />
Sesin yaşına göre daha yetişkin bir ses<br />
<br />
Aslında öyle değil. Ama dediğiniz başıma çok geliyor. Biİr radyoya gittiğimde "Aaasiz Alicia Keys misiniz? Biz sizi 80-90 kiloluk biri olarak bekliyorduk diyorlardı." Gerçekten çok komik. Ancak şarkılar yaş ile ilgilenmez onlar duyguların uzantısıdır. Ben bu şekilde görüyorum.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Travis]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=393</link>
			<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 07:36:42 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Dude</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=393</guid>
			<description><![CDATA[Yeni albüm "The Invisible Band" ile geri dönüş yapan Travis, 1999 yılında da The Man Who ile Brit Awards 2000'den "en iyi grup ve en iyi albüm" ödüllerini aldıkları dönemdeki başarı duygusunu Brit 2002'de En İyi İngiliz Grup" olarak tekrar tadıyor. Müzik dünyasına şan ve şöhret için girmeyen Travis üyeleri, kendilerini şarkılarından daha küçük görüyorlar. <br />
<br />
Özel parçalar yazdığınızda bunların hit olacağını düşünür müsünüz?<br />
<br />
Fran Healy: Bu duruma göre değişir. Bu zamana kadar yüzlerce şarkı yazdım. Şarkı dediğiniz şey hayatın karanlık yanlarından çıkarıp renklendirdiğiniz şeylerdir. Bu karanlık alanlar ortak noktalara denk düşerse o parça hit olur. Bazen bunu hissediyorum ve parçanın çok sevileceğini tahmin etmek kolay oluyor. Dediğim gibi parçadan parya değişemn bir durum bu.<br />
<br />
İlham kaynaklarınız var mı?<br />
<br />
Fran Healy: Bizi bir grup olarak görüyorlar. Çünkü hiç birimizin egoist yanı yok. Bence egoizm tüm sanatların düşmanı. Tüm savaşların kaynağı ver herşeyi altüst eden birşey. Biz bundan arınmış olduğumuz için mantıklı ve hoş olarak görünüyoruz ve temelde de bizi oluşturan şey bu şekilde olmamız, başka birşey değil. Bizler, insan olarak bir mesaj taşıdığımıza inanıyoruz. <br />
<br />
Başarılar üstüste geldikçe değişim yaşıyor musunuz?<br />
<br />
Fran Healy: Her yeni albümümüz çıktığında bizi soruyorlar. "Çok zengin oldunuz mu?". Ben her zaman çok zengindim zaten. Dünyada en iyi arkadaşlara sahibim ve çok sevdiğim insanlar hep hayatımda. Tüketici bir toplumda yaşıyoruz."Şu arabayı almalısın", "Şu buzdolabını almalısın", "Şöyle evin olmalı","Bunlara sahip olazsan ölürsün!".....Her halükarda ölecez öyle değil mi?....<br />
<br />
Dougie Payne: Gerçek zenginlik kendini parayla göstermez. İnsanlar arasında yaşananlarla gösterir kendini. Veya yolda size gülümseyen birine gülümsemek yoluyla olabilir. Sizin içinizden gelen ve siz izengin yapan da budur.<br />
<br />
Britney Spears'ın "Baby One More Time?" parçasını neden cover'ladınız?<br />
<br />
Fran Healy: Başta eğlence olsun diye yapık. Çaldıkça olay gelişti ve parçanın içindeki ironi hoşumuza gitti. <br />
<br />
Dougie Payne: Canlı olarak çaldığımızda harıkaydı.İnsanlar da ilk başlarda çok güldü ama sonrasında çok eğlendiler ve "Bu parçanın hiç bu kadar iyi olabileceğini düşünmemiştik" dediler. <br />
<br />
Fran Healy: Bence biz parçayı daha yalın bir hale soktuk bundan dolayı çok beğenildi. <br />
<br />
Mike Hedges (Manic Street Preachers) ve Nigel Godrich (Radiohead) gibi prodüktörlerle çalışmak nasıl ?<br />
<br />
Dougie Payne: Mike ile ilk kez Fransa'daki harika şatosunda tanıştık ve çalışmaya başlamıştık. Orada birlikte üç hafta geçirdik ve albümü ("The Man Who") tamamlamıştık. "Turn," "Why Does It Always Rain On Me?" ve "She's So Strange." Parçaları bu şekilde yapıldı.<br />
<br />
Aslında albümü daha esaslı bir hal egetirmek için Nigel ile çalışmayı düşünüyorduk. Sonrasında Londra'ya döndük. O sıralarda Nigel R.E.M. ve Beck ile ilgileniyordu. Aralrda biz onu arayıp iki üç günlüğüne stüdyoya çağırıyorduk. Bu nedenle albümün çıkması oldukça uzun sürmüştü. Altı yedi ayın sadece altı haftası stüdyoya girdik diyebilirim. <br />
<br />
Fran Healy: Albüm üzerinde çalışmak demek aslında şarkılar üzerinden çalışmak demek. Bence insanlar da albüm dinlemiyorlar. Sadece şarkıları dinliyorlar. Her bir şarkı bir albüm diyebiliriz. Bazen soruyorlar "En sevdiğiniz albümüniz hangisi" diye. Bence "Best of..." albümü....<br />
<br />
Son albümünüz "Invisible Band"....<br />
<br />
Beck'in "Mutations" allbümünü doldurduğu stüdyoda Los Ahngeles'da kaydettik. Bu fikir Nigel'a (Godrich) aitti. Harika bir stüdyoydu ve çalışmak için çok ideal bir yer. Biz oradayken hava hep kapalıydı ve penceresi olmayan bir stüdyoda, otel bar ve stüdyo arasında geçen günlerdi. Yani ortalıkta hiç görünmedik(!).]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Yeni albüm "The Invisible Band" ile geri dönüş yapan Travis, 1999 yılında da The Man Who ile Brit Awards 2000'den "en iyi grup ve en iyi albüm" ödüllerini aldıkları dönemdeki başarı duygusunu Brit 2002'de En İyi İngiliz Grup" olarak tekrar tadıyor. Müzik dünyasına şan ve şöhret için girmeyen Travis üyeleri, kendilerini şarkılarından daha küçük görüyorlar. <br />
<br />
Özel parçalar yazdığınızda bunların hit olacağını düşünür müsünüz?<br />
<br />
Fran Healy: Bu duruma göre değişir. Bu zamana kadar yüzlerce şarkı yazdım. Şarkı dediğiniz şey hayatın karanlık yanlarından çıkarıp renklendirdiğiniz şeylerdir. Bu karanlık alanlar ortak noktalara denk düşerse o parça hit olur. Bazen bunu hissediyorum ve parçanın çok sevileceğini tahmin etmek kolay oluyor. Dediğim gibi parçadan parya değişemn bir durum bu.<br />
<br />
İlham kaynaklarınız var mı?<br />
<br />
Fran Healy: Bizi bir grup olarak görüyorlar. Çünkü hiç birimizin egoist yanı yok. Bence egoizm tüm sanatların düşmanı. Tüm savaşların kaynağı ver herşeyi altüst eden birşey. Biz bundan arınmış olduğumuz için mantıklı ve hoş olarak görünüyoruz ve temelde de bizi oluşturan şey bu şekilde olmamız, başka birşey değil. Bizler, insan olarak bir mesaj taşıdığımıza inanıyoruz. <br />
<br />
Başarılar üstüste geldikçe değişim yaşıyor musunuz?<br />
<br />
Fran Healy: Her yeni albümümüz çıktığında bizi soruyorlar. "Çok zengin oldunuz mu?". Ben her zaman çok zengindim zaten. Dünyada en iyi arkadaşlara sahibim ve çok sevdiğim insanlar hep hayatımda. Tüketici bir toplumda yaşıyoruz."Şu arabayı almalısın", "Şu buzdolabını almalısın", "Şöyle evin olmalı","Bunlara sahip olazsan ölürsün!".....Her halükarda ölecez öyle değil mi?....<br />
<br />
Dougie Payne: Gerçek zenginlik kendini parayla göstermez. İnsanlar arasında yaşananlarla gösterir kendini. Veya yolda size gülümseyen birine gülümsemek yoluyla olabilir. Sizin içinizden gelen ve siz izengin yapan da budur.<br />
<br />
Britney Spears'ın "Baby One More Time?" parçasını neden cover'ladınız?<br />
<br />
Fran Healy: Başta eğlence olsun diye yapık. Çaldıkça olay gelişti ve parçanın içindeki ironi hoşumuza gitti. <br />
<br />
Dougie Payne: Canlı olarak çaldığımızda harıkaydı.İnsanlar da ilk başlarda çok güldü ama sonrasında çok eğlendiler ve "Bu parçanın hiç bu kadar iyi olabileceğini düşünmemiştik" dediler. <br />
<br />
Fran Healy: Bence biz parçayı daha yalın bir hale soktuk bundan dolayı çok beğenildi. <br />
<br />
Mike Hedges (Manic Street Preachers) ve Nigel Godrich (Radiohead) gibi prodüktörlerle çalışmak nasıl ?<br />
<br />
Dougie Payne: Mike ile ilk kez Fransa'daki harika şatosunda tanıştık ve çalışmaya başlamıştık. Orada birlikte üç hafta geçirdik ve albümü ("The Man Who") tamamlamıştık. "Turn," "Why Does It Always Rain On Me?" ve "She's So Strange." Parçaları bu şekilde yapıldı.<br />
<br />
Aslında albümü daha esaslı bir hal egetirmek için Nigel ile çalışmayı düşünüyorduk. Sonrasında Londra'ya döndük. O sıralarda Nigel R.E.M. ve Beck ile ilgileniyordu. Aralrda biz onu arayıp iki üç günlüğüne stüdyoya çağırıyorduk. Bu nedenle albümün çıkması oldukça uzun sürmüştü. Altı yedi ayın sadece altı haftası stüdyoya girdik diyebilirim. <br />
<br />
Fran Healy: Albüm üzerinde çalışmak demek aslında şarkılar üzerinden çalışmak demek. Bence insanlar da albüm dinlemiyorlar. Sadece şarkıları dinliyorlar. Her bir şarkı bir albüm diyebiliriz. Bazen soruyorlar "En sevdiğiniz albümüniz hangisi" diye. Bence "Best of..." albümü....<br />
<br />
Son albümünüz "Invisible Band"....<br />
<br />
Beck'in "Mutations" allbümünü doldurduğu stüdyoda Los Ahngeles'da kaydettik. Bu fikir Nigel'a (Godrich) aitti. Harika bir stüdyoydu ve çalışmak için çok ideal bir yer. Biz oradayken hava hep kapalıydı ve penceresi olmayan bir stüdyoda, otel bar ve stüdyo arasında geçen günlerdi. Yani ortalıkta hiç görünmedik(!).]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Pulp]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=392</link>
			<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 07:35:44 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Dude</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=392</guid>
			<description><![CDATA[Pulp, İngiltere'de 1989 kuruldu ve 92'de çıkardıkları albümleri Separations ile kendini tanıttı. Ama Pulp'u asıl meşhur eden albüm hiç kuşkusuz 1995'te çıkan Different Class ve bu albümdeki Common People ve Disco 2000 parçaları... Bu albümle Pulp, britpop müziğine yepyeni bir soluk getirdi. Jarvis Cocker ve grubu Pulp ile yeni albümü, "We Love Life" sonrasında...<br />
<br />
"This Is Hardcore"dan üç yıl sonra bir albüm. "We Love Life" çalışmları nasıl başladı?<br />
<br />
Jarvis Cocker: İlk parçalar Venedik Bienali'inde çalmamız teklif edildi. Biz de yeni birşeyler çalmak istedik. Yani 99 Nisan, Mayıs'ına denk geliyor. Başlarda akustik bir albüm yapacağımızı düşünüyorduk neyse ki öyle olmadı. Ama o yüksek volümün ardına saklanmadığında bir anda kaybolan birşey yerine daha iyi şeyler çalmamız gerektiğini düşündük. <br />
<br />
Bu albümle Pulp aydınlığa mı çıkıyor?<br />
<br />
J.C.: Bu albümün özellikli konularından biri tabiat: Bol bol ağaçlardan, kuşlardan hayvanlardan, hayvanlardan bahsediyorum. Ama aşırı naiflikten de uzak kalmak istedim. Ben,m bugün tabiata bakışım, rutubet kokan Londra gecelerinde berbat tiplerle ahbaplık eden ve zamanının çoğunu bir viski kadehini izleyrek geçiren birinin bakışı. Dolayısıyla bunları söylerken cennet tasvirleri çiziyor durumuna düşmek istemem. <br />
<br />
Prodüktör olarak Scott Walker'ın bulunması önemli. Tek alternatifiniz o muydu?<br />
<br />
J.C.: Albüme son iki alübmde çalıştığımız Chris Thomas ile başlamıştık. İronik ama bunu albümü üç haftada bitirelim diye yaptık. Zaten birbirimizi iyi tanıyorduk, bir alışma dönemi olmayacaktı. <br />
<br />
Steve Mackey: Ancak yanılmışız.<br />
<br />
Onu nasıl ikna ettiniz?<br />
<br />
J.C.: Scott Walker'ın kuratörlüğünü yaptığı bir festivale davet edilmiştik. Menajerimiz ona teklif yaptı o da kabul etti. Sanırım o dönemde bizimle çalışmaya hevesli başka biri yoktu heralde. Yapmış olduklarımızı gösterdim ona ve nasıl birşey istediğimizi anlattım. Şarkıların modunu yakalmaya çalışma konusunda aynı fikirlere sahip olduğumuzu gördüm. <br />
<br />
Bu albümde kayıtları canlı yapmışsınız...<br />
<br />
J.C.: Aslında ilk başlarda fazlasıyla gergindik, kendimizi kasmıştık, fakat Scott Walker bizi bundan kurtardı, bize güven kazandırmayı bildi. Müzikal olarak, bu şekilde direkt kayıt yaabilecek kadar iyi olduğumuzu düşünmüyoruz. Bunun i,çin şehvetli bir beraberlik lazım.<br />
<br />
"We Love Life"ın teması nedir?<br />
<br />
J.C.: Bence bu albümün teması, şeylerin doğal düzeninin değişmesi hissiyle ilgili. Ve bu kaydın bir fikri varsa, o da içindeki sesi dinlemek olmalı.<br />
<br />
Albüme "We Love Life" (Hayatı seviyoruz) ismini koyarken dalga mı geçmek istediniz?<br />
<br />
Asla, böyle en ufak bir niyetimiz yoktu. Eğer samimi değilse, bir cümle ne işe yarar ki? Birine fazla düşünmeden "seni seviyorum" demek gibi bir şey olurdu, kısacası zaman kaybı. Bense artık zaman kaybetmek istemiyorum.<br />
<br />
"Different Class" sonrasında artan ününüz için ne düşünüyorsunuz?<br />
<br />
J.C.: İnsanların şöhretle birlikte herşeyin berbat olduğunu düşünmelerini istemem. Bence şöhreti doğru şekilde algıladığınızda sorun kalmıyor. <br />
<br />
Pulp müziğinin ana akıma mı yoksa underground'a mı yakın olduğu konusu hala kafanıza takılıyor mu?<br />
<br />
J.C.: Bu sorun eskisinden daha az kemiriyor içimi. Bir zamanlar ana akıma dahil edilmek önemliydi. Ben Thatcher İngiltere'sinde büyüdüm, toplumun büyük bir kesimi dışlandğını, kendilerinin hiç hesaba katılmadığını ve söyleyecek sösleri olmadığını düşünüyordu. Bu nedenle geniş çapta kabul görmek önemliydi. Şimdi bunu başardım guruluyum.<br />
<br />
Geçenlerde katıldığın bir programda Robbie Williams ve Britney Spears'ı sevip sevmediğini sordular...<br />
<br />
J.C.: Sorun şu: Başka gruplara ya da şarkıcılara bok atmayı bıraktım. Evet bunu sıkıcı bulabilirsin, ama benim için Robbie Williams ya da Britney Spears müziğin kendisini ifade etmiyor. Züppelikten söylemiyorum bunu, Çocuklar için iyiler. Ama müzik olarak onları ciddiye alamam. <br />
<br />
Kendi müziğini zevk için dinlediğin oluyor mu? Ya da internetteki Pulp fanları sitelerini dolaşıyor musun?<br />
<br />
J.C.: Hayır, tabii ki bunları yapmıyorum.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Pulp, İngiltere'de 1989 kuruldu ve 92'de çıkardıkları albümleri Separations ile kendini tanıttı. Ama Pulp'u asıl meşhur eden albüm hiç kuşkusuz 1995'te çıkan Different Class ve bu albümdeki Common People ve Disco 2000 parçaları... Bu albümle Pulp, britpop müziğine yepyeni bir soluk getirdi. Jarvis Cocker ve grubu Pulp ile yeni albümü, "We Love Life" sonrasında...<br />
<br />
"This Is Hardcore"dan üç yıl sonra bir albüm. "We Love Life" çalışmları nasıl başladı?<br />
<br />
Jarvis Cocker: İlk parçalar Venedik Bienali'inde çalmamız teklif edildi. Biz de yeni birşeyler çalmak istedik. Yani 99 Nisan, Mayıs'ına denk geliyor. Başlarda akustik bir albüm yapacağımızı düşünüyorduk neyse ki öyle olmadı. Ama o yüksek volümün ardına saklanmadığında bir anda kaybolan birşey yerine daha iyi şeyler çalmamız gerektiğini düşündük. <br />
<br />
Bu albümle Pulp aydınlığa mı çıkıyor?<br />
<br />
J.C.: Bu albümün özellikli konularından biri tabiat: Bol bol ağaçlardan, kuşlardan hayvanlardan, hayvanlardan bahsediyorum. Ama aşırı naiflikten de uzak kalmak istedim. Ben,m bugün tabiata bakışım, rutubet kokan Londra gecelerinde berbat tiplerle ahbaplık eden ve zamanının çoğunu bir viski kadehini izleyrek geçiren birinin bakışı. Dolayısıyla bunları söylerken cennet tasvirleri çiziyor durumuna düşmek istemem. <br />
<br />
Prodüktör olarak Scott Walker'ın bulunması önemli. Tek alternatifiniz o muydu?<br />
<br />
J.C.: Albüme son iki alübmde çalıştığımız Chris Thomas ile başlamıştık. İronik ama bunu albümü üç haftada bitirelim diye yaptık. Zaten birbirimizi iyi tanıyorduk, bir alışma dönemi olmayacaktı. <br />
<br />
Steve Mackey: Ancak yanılmışız.<br />
<br />
Onu nasıl ikna ettiniz?<br />
<br />
J.C.: Scott Walker'ın kuratörlüğünü yaptığı bir festivale davet edilmiştik. Menajerimiz ona teklif yaptı o da kabul etti. Sanırım o dönemde bizimle çalışmaya hevesli başka biri yoktu heralde. Yapmış olduklarımızı gösterdim ona ve nasıl birşey istediğimizi anlattım. Şarkıların modunu yakalmaya çalışma konusunda aynı fikirlere sahip olduğumuzu gördüm. <br />
<br />
Bu albümde kayıtları canlı yapmışsınız...<br />
<br />
J.C.: Aslında ilk başlarda fazlasıyla gergindik, kendimizi kasmıştık, fakat Scott Walker bizi bundan kurtardı, bize güven kazandırmayı bildi. Müzikal olarak, bu şekilde direkt kayıt yaabilecek kadar iyi olduğumuzu düşünmüyoruz. Bunun i,çin şehvetli bir beraberlik lazım.<br />
<br />
"We Love Life"ın teması nedir?<br />
<br />
J.C.: Bence bu albümün teması, şeylerin doğal düzeninin değişmesi hissiyle ilgili. Ve bu kaydın bir fikri varsa, o da içindeki sesi dinlemek olmalı.<br />
<br />
Albüme "We Love Life" (Hayatı seviyoruz) ismini koyarken dalga mı geçmek istediniz?<br />
<br />
Asla, böyle en ufak bir niyetimiz yoktu. Eğer samimi değilse, bir cümle ne işe yarar ki? Birine fazla düşünmeden "seni seviyorum" demek gibi bir şey olurdu, kısacası zaman kaybı. Bense artık zaman kaybetmek istemiyorum.<br />
<br />
"Different Class" sonrasında artan ününüz için ne düşünüyorsunuz?<br />
<br />
J.C.: İnsanların şöhretle birlikte herşeyin berbat olduğunu düşünmelerini istemem. Bence şöhreti doğru şekilde algıladığınızda sorun kalmıyor. <br />
<br />
Pulp müziğinin ana akıma mı yoksa underground'a mı yakın olduğu konusu hala kafanıza takılıyor mu?<br />
<br />
J.C.: Bu sorun eskisinden daha az kemiriyor içimi. Bir zamanlar ana akıma dahil edilmek önemliydi. Ben Thatcher İngiltere'sinde büyüdüm, toplumun büyük bir kesimi dışlandğını, kendilerinin hiç hesaba katılmadığını ve söyleyecek sösleri olmadığını düşünüyordu. Bu nedenle geniş çapta kabul görmek önemliydi. Şimdi bunu başardım guruluyum.<br />
<br />
Geçenlerde katıldığın bir programda Robbie Williams ve Britney Spears'ı sevip sevmediğini sordular...<br />
<br />
J.C.: Sorun şu: Başka gruplara ya da şarkıcılara bok atmayı bıraktım. Evet bunu sıkıcı bulabilirsin, ama benim için Robbie Williams ya da Britney Spears müziğin kendisini ifade etmiyor. Züppelikten söylemiyorum bunu, Çocuklar için iyiler. Ama müzik olarak onları ciddiye alamam. <br />
<br />
Kendi müziğini zevk için dinlediğin oluyor mu? Ya da internetteki Pulp fanları sitelerini dolaşıyor musun?<br />
<br />
J.C.: Hayır, tabii ki bunları yapmıyorum.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cake]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=391</link>
			<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 07:34:20 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Dude</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=391</guid>
			<description><![CDATA[John McCrea tarafından 90'lı yılların başında Sacremento'da kurulmuş beş kişiden oluşan grup Cake, 1994'te ilk albümleri "Motorcade of Generosity" çıkmışlardı. Ancak dünya çapında, tabii ki Türkiye'de de, ikinci albümleri "Fashion Nugget"'da yer alan "I will survive" ve " Perhaps Perhaps Perhaps" yorumlarıyla ünlenmişlerdi. <br />
<br />
Son albümleri "Comfort Eagle" ile de müzik eleştirmenlerinden tam not aldı.<br />
<br />
Alternatif tavırları, ilginç sentez yeteneğiyle son dönemin en çarpıcı gruplarından Cake'in beyni John McCrea bakın neler anlatıyor... <br />
<br />
John McRea: Gitaristimiz Greg Brown'la artık birşeylerin sonuna gelmiştik. O çok temel, saf bir rock yapmak istiyordu ve bu benim hiç ilgimi çekmiyordu doğrusu. Senenin başında çekip gittiğinde, darmadağın oldum, yolumu kaybettim. Greg'in ayrılışı beni gerçekten derinden etkiledi.Ama devam etmeliydim. Çünkü sonuçta önemli olan grupta kimin çaldığı değil, önemli olan müzikti. "Prolonging The Magic" böyle bir ortamda çıkmıştı.<br />
<br />
"Never There" parçası Cake'in popülerleşmesine katkıda bulundu. Sizin için bu şarkının özel bir önemi var mı?<br />
<br />
Never There'i yıllar önce yazmıştım ve şarkının sözlerine baktığınızda duygusal olarak pek de erişkinleşmemiş bir insanın duygularının dile getirildiğini fark edebilirsiniz. Ben karşı cinsle düzgün ilişkiler kuramıyordum. Belki de bu klasik durum şarkıyı country-western tadında tuttu, yani klasik mesele; cinslerin birbirini anlayamama sendromu. Country şarkısı gibi gelmiyor kulağa, beste farklı. Vido klip de maceralı, o video klip için büyük bir kamyon sürmeyi öğrendim. Kamyon sürücüsü, bana şöyle demişti: "Ben bir erkeğe üç dakikada, bir maymuna beş dakikada, bir kadına da altı dakikada kamyon sürmeyi öğretebilirim". Ben tam beş buçuk dakikada öğrendim. <br />
<br />
Hangi koşullarda şarkı yazmaya başladın?<br />
<br />
Annem folk şarkıcısıydı, sürekli Woody Guthrie plakları dinlerdi. Hiç kuşku yok, bana müzik zevkini, şarkı zevkini aşılayan annem oldu. Her tür müziği dinledim, kendi şarkılarımı yazmayı öğrenmek için başkalarınkini inceledim. Araştırdım, ne olursa olsun herşeyi dinledim. Çünkü araştırmak gerekiyordu yoksa bütün bunları MTV sayesinde keşfedemezdim heralde. Sonuçta bir şey farkettim. İyi şarkı tarzı bağımsız olandır; folk sitilinde de çalınsa, country sitilinde de çalınsa, heavy-metal, punk ne olursa olsunİçinde olduğunuz şu günlerde, önceden benzeri görülmemiş bir dönemdeyiz; İnsanlar, tarihte daha önce müzikle hiçbir şekilde bu kadar içli dışlı olmadılar. Bu kadar çok müziğe bu kadar kolay ulaşmadılar. Bu hem heyecan verici hem de korkutucu. Bütün bunların sonucu da şu ki, en iyi müzik hep soysuzlaşmayla gelir.<br />
<br />
Hiç gerçekten rock'a hayran oldun mu?<br />
<br />
14-15 yaşlarındayken Elvis Costello, Led Zeppelin, AC/DC, Clash ve hala bayıldığım disko müziğini ve tabii barok müziği severdim. 15 yaşlarında rock dünyasının çok dar olduğunu fark ettim. Doğrusunu söylemek gerekirse, rock hiçbir zaman beni büyülemedi. Bir süre sonra çok fazla opera ve country dinlemeye başladım; eskiden iksinden de nefret derdim.<br />
<br />
Country müziğiyle olan ilişkinizi nasıl açıklayabilirsiniz?<br />
Country müziğini sevmemin nedeni, onun insani konulardan söz etmesi. Country'de insani konular alternative tarzlarda olduğu gibi süslenip, allanıp pullanmıyor. Country camiası tarz konusuna kafayı takmıyor. Orada size adam sadece sevgilisiyle neler yaşadığı anlatıyor. Ben bunu çok önemli buluyorum çünkü bu şekilde bir ifade insanları birbirine bağlıyor. Country'de bence, şarkılar, melodiler ve sözler rock'takilerden çok daha zengin. Alternative tarzında ise kendinizi insanlardan uzak bir yere koyuyorsunuz. Yani orada insan düşmanı bir duvar mevcut. Ben böylesi bir yaklaşımı bir süre sonra çok yorucu bulduğumu ifade etmeliyim. <br />
<br />
Cake'in şarkı sözleri için ironik tanımlaması kullanılıyor. Bu konuda ne diyorsunuz?<br />
<br />
Bu zamanda ironi çok gerekli bir silahtır, kendini kültür grupları ya da siyasi gruplar içinde ifade etmekte yetersiz bulan insanlar için hayat kurtarıcıdır, ironi. Güçsüz insanların kendilerini güçlü ve bir şeylere muktedir duyumsamalarını sağlar. Ben güçsüzlükten ne utanç duyarım, ne gurur. İroni kullanıyorum çünkü benim hükümeti devirmeyi düşünecek kadar enerjim yok. <br />
<br />
Sizin şarkı sözü yazma biçiminizi Bob Dylan'ınkiyle karşılaştırıyorlar...<br />
<br />
Hoşuma gidecek bir şey değil bu. Yani, bende Dylan'ın romantizmi hiç yok. <br />
<br />
"Comfort Eagle" albümünde pek çok şarkı ve şarkıcıya atıfta bulunmuşsunuz. Bunun nedeni nedir?<br />
<br />
Garip, değil mi? Yazmak çok insanın kendini yansıttığı bir iş ve şarkı sözü yazarken ben de kendimi etkileyen isimleri, parçaları fark ediyorum. Yani, nasıl bir şemanın içinde durduğumu görüyorum. Şarkı sözü yazarken, bir klasik müzik bestecisiyle, Nashvilleli bir müzisyenin aslında birbirinden farklı olmadığını düşünüyorum. <br />
<br />
Bir süre turnelere ara vermiştiniz. Özel bir nedeni var mı?<br />
<br />
Turnelerin kolay olduğunu iddia eden varsa, onları ailelerinden, evlerinden, sevdiklerinden iki yıl uzak tutacak biçimde yollara dökün. Görelim, kolay mıymış. Turneler insana pek bir şey kazandırmıyor. Bir süre için sizi dinlemek isteyen insanların önünde çalmaktan çok fazla zevk alabiliyorsunuz. Ama sonra bakıyorsunuz, her gece, her gece aynı şey. Her yeni konserde kendinizi daha yıpranmış ve daha az sanatçı duyumsuyorsunuz. <br />
<br />
Amerika'ya hep eleştirel gözle bakıyorsun ve country tamamen Amerika kökenli bir müzik türü; bu size ne ifade ediyor?<br />
<br />
Etrafına bir bak, şu şehre, Sacremento'ya bak, bir arabaya atlayıp şehirden çık. Önce mısır tarlalarına, sonra üstündeki kirlilik bulutuyla şehre bak. Sonra tekrar tarlalara bak. İçinde büyük bir yanlızlık ve keder, yıkıntı, belirsizlik hissi duyacaksın. İşte bunu sana en iyi yansıtan şey de country müziği, Amerika'nın ruhu kalbi. Country'nin gerçekten çok acıklı bir yanı var. İnsanın içinde bulunduğu durumdan sıyrılmasını sağlayan, ona şefkat gösteren büyük bir güce sahip, hayata tutunmaya, yaşamaya yardımcı olabiliyor. Kendisiyle fazla meşgul alternatif rock'ta çok seyrek rastlanan birşey bu.<br />
<br />
Grup olarak anılarınız var mı?<br />
<br />
Çok... Bir keresinde bir yangınla karşılaştık. Bir keresinde de turnede başımıza bir kaza geliyordu. Doğuda, dağların çevresindeydik, arabayla gidiyorduk. Kışın yollar çok çabuk buzlanıyor. Biz de böyle bir mevsimde, küçük karavanımızın kontrolden çıkması durumuyla karşılaştık. Bass gitaristimiz aracı kullanıyordu ve o iyi bir sürücüdür. Ama yollar o kadar çabuk buzlanıveriyorlar ki, kimse tahmin edemiyor. Bütün sürücüler bir anda kontrollerini kaybediveriyorlar. Tam zorlu bir dönemeçteydik ki, kocaman bir kamyon karşımıza çıkıverdi. Ama şans eseri, yolun kıyısında kalmayı becerdik, az kalsın kamyonun altına gidiyorduk. Neden böyle bir tehlikeye atıldık? Neden o yollara düştük? Çünkü insanlara müzik çalmak istiyorduk. Ne garip bir durum, değil mi?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[John McCrea tarafından 90'lı yılların başında Sacremento'da kurulmuş beş kişiden oluşan grup Cake, 1994'te ilk albümleri "Motorcade of Generosity" çıkmışlardı. Ancak dünya çapında, tabii ki Türkiye'de de, ikinci albümleri "Fashion Nugget"'da yer alan "I will survive" ve " Perhaps Perhaps Perhaps" yorumlarıyla ünlenmişlerdi. <br />
<br />
Son albümleri "Comfort Eagle" ile de müzik eleştirmenlerinden tam not aldı.<br />
<br />
Alternatif tavırları, ilginç sentez yeteneğiyle son dönemin en çarpıcı gruplarından Cake'in beyni John McCrea bakın neler anlatıyor... <br />
<br />
John McRea: Gitaristimiz Greg Brown'la artık birşeylerin sonuna gelmiştik. O çok temel, saf bir rock yapmak istiyordu ve bu benim hiç ilgimi çekmiyordu doğrusu. Senenin başında çekip gittiğinde, darmadağın oldum, yolumu kaybettim. Greg'in ayrılışı beni gerçekten derinden etkiledi.Ama devam etmeliydim. Çünkü sonuçta önemli olan grupta kimin çaldığı değil, önemli olan müzikti. "Prolonging The Magic" böyle bir ortamda çıkmıştı.<br />
<br />
"Never There" parçası Cake'in popülerleşmesine katkıda bulundu. Sizin için bu şarkının özel bir önemi var mı?<br />
<br />
Never There'i yıllar önce yazmıştım ve şarkının sözlerine baktığınızda duygusal olarak pek de erişkinleşmemiş bir insanın duygularının dile getirildiğini fark edebilirsiniz. Ben karşı cinsle düzgün ilişkiler kuramıyordum. Belki de bu klasik durum şarkıyı country-western tadında tuttu, yani klasik mesele; cinslerin birbirini anlayamama sendromu. Country şarkısı gibi gelmiyor kulağa, beste farklı. Vido klip de maceralı, o video klip için büyük bir kamyon sürmeyi öğrendim. Kamyon sürücüsü, bana şöyle demişti: "Ben bir erkeğe üç dakikada, bir maymuna beş dakikada, bir kadına da altı dakikada kamyon sürmeyi öğretebilirim". Ben tam beş buçuk dakikada öğrendim. <br />
<br />
Hangi koşullarda şarkı yazmaya başladın?<br />
<br />
Annem folk şarkıcısıydı, sürekli Woody Guthrie plakları dinlerdi. Hiç kuşku yok, bana müzik zevkini, şarkı zevkini aşılayan annem oldu. Her tür müziği dinledim, kendi şarkılarımı yazmayı öğrenmek için başkalarınkini inceledim. Araştırdım, ne olursa olsun herşeyi dinledim. Çünkü araştırmak gerekiyordu yoksa bütün bunları MTV sayesinde keşfedemezdim heralde. Sonuçta bir şey farkettim. İyi şarkı tarzı bağımsız olandır; folk sitilinde de çalınsa, country sitilinde de çalınsa, heavy-metal, punk ne olursa olsunİçinde olduğunuz şu günlerde, önceden benzeri görülmemiş bir dönemdeyiz; İnsanlar, tarihte daha önce müzikle hiçbir şekilde bu kadar içli dışlı olmadılar. Bu kadar çok müziğe bu kadar kolay ulaşmadılar. Bu hem heyecan verici hem de korkutucu. Bütün bunların sonucu da şu ki, en iyi müzik hep soysuzlaşmayla gelir.<br />
<br />
Hiç gerçekten rock'a hayran oldun mu?<br />
<br />
14-15 yaşlarındayken Elvis Costello, Led Zeppelin, AC/DC, Clash ve hala bayıldığım disko müziğini ve tabii barok müziği severdim. 15 yaşlarında rock dünyasının çok dar olduğunu fark ettim. Doğrusunu söylemek gerekirse, rock hiçbir zaman beni büyülemedi. Bir süre sonra çok fazla opera ve country dinlemeye başladım; eskiden iksinden de nefret derdim.<br />
<br />
Country müziğiyle olan ilişkinizi nasıl açıklayabilirsiniz?<br />
Country müziğini sevmemin nedeni, onun insani konulardan söz etmesi. Country'de insani konular alternative tarzlarda olduğu gibi süslenip, allanıp pullanmıyor. Country camiası tarz konusuna kafayı takmıyor. Orada size adam sadece sevgilisiyle neler yaşadığı anlatıyor. Ben bunu çok önemli buluyorum çünkü bu şekilde bir ifade insanları birbirine bağlıyor. Country'de bence, şarkılar, melodiler ve sözler rock'takilerden çok daha zengin. Alternative tarzında ise kendinizi insanlardan uzak bir yere koyuyorsunuz. Yani orada insan düşmanı bir duvar mevcut. Ben böylesi bir yaklaşımı bir süre sonra çok yorucu bulduğumu ifade etmeliyim. <br />
<br />
Cake'in şarkı sözleri için ironik tanımlaması kullanılıyor. Bu konuda ne diyorsunuz?<br />
<br />
Bu zamanda ironi çok gerekli bir silahtır, kendini kültür grupları ya da siyasi gruplar içinde ifade etmekte yetersiz bulan insanlar için hayat kurtarıcıdır, ironi. Güçsüz insanların kendilerini güçlü ve bir şeylere muktedir duyumsamalarını sağlar. Ben güçsüzlükten ne utanç duyarım, ne gurur. İroni kullanıyorum çünkü benim hükümeti devirmeyi düşünecek kadar enerjim yok. <br />
<br />
Sizin şarkı sözü yazma biçiminizi Bob Dylan'ınkiyle karşılaştırıyorlar...<br />
<br />
Hoşuma gidecek bir şey değil bu. Yani, bende Dylan'ın romantizmi hiç yok. <br />
<br />
"Comfort Eagle" albümünde pek çok şarkı ve şarkıcıya atıfta bulunmuşsunuz. Bunun nedeni nedir?<br />
<br />
Garip, değil mi? Yazmak çok insanın kendini yansıttığı bir iş ve şarkı sözü yazarken ben de kendimi etkileyen isimleri, parçaları fark ediyorum. Yani, nasıl bir şemanın içinde durduğumu görüyorum. Şarkı sözü yazarken, bir klasik müzik bestecisiyle, Nashvilleli bir müzisyenin aslında birbirinden farklı olmadığını düşünüyorum. <br />
<br />
Bir süre turnelere ara vermiştiniz. Özel bir nedeni var mı?<br />
<br />
Turnelerin kolay olduğunu iddia eden varsa, onları ailelerinden, evlerinden, sevdiklerinden iki yıl uzak tutacak biçimde yollara dökün. Görelim, kolay mıymış. Turneler insana pek bir şey kazandırmıyor. Bir süre için sizi dinlemek isteyen insanların önünde çalmaktan çok fazla zevk alabiliyorsunuz. Ama sonra bakıyorsunuz, her gece, her gece aynı şey. Her yeni konserde kendinizi daha yıpranmış ve daha az sanatçı duyumsuyorsunuz. <br />
<br />
Amerika'ya hep eleştirel gözle bakıyorsun ve country tamamen Amerika kökenli bir müzik türü; bu size ne ifade ediyor?<br />
<br />
Etrafına bir bak, şu şehre, Sacremento'ya bak, bir arabaya atlayıp şehirden çık. Önce mısır tarlalarına, sonra üstündeki kirlilik bulutuyla şehre bak. Sonra tekrar tarlalara bak. İçinde büyük bir yanlızlık ve keder, yıkıntı, belirsizlik hissi duyacaksın. İşte bunu sana en iyi yansıtan şey de country müziği, Amerika'nın ruhu kalbi. Country'nin gerçekten çok acıklı bir yanı var. İnsanın içinde bulunduğu durumdan sıyrılmasını sağlayan, ona şefkat gösteren büyük bir güce sahip, hayata tutunmaya, yaşamaya yardımcı olabiliyor. Kendisiyle fazla meşgul alternatif rock'ta çok seyrek rastlanan birşey bu.<br />
<br />
Grup olarak anılarınız var mı?<br />
<br />
Çok... Bir keresinde bir yangınla karşılaştık. Bir keresinde de turnede başımıza bir kaza geliyordu. Doğuda, dağların çevresindeydik, arabayla gidiyorduk. Kışın yollar çok çabuk buzlanıyor. Biz de böyle bir mevsimde, küçük karavanımızın kontrolden çıkması durumuyla karşılaştık. Bass gitaristimiz aracı kullanıyordu ve o iyi bir sürücüdür. Ama yollar o kadar çabuk buzlanıveriyorlar ki, kimse tahmin edemiyor. Bütün sürücüler bir anda kontrollerini kaybediveriyorlar. Tam zorlu bir dönemeçteydik ki, kocaman bir kamyon karşımıza çıkıverdi. Ama şans eseri, yolun kıyısında kalmayı becerdik, az kalsın kamyonun altına gidiyorduk. Neden böyle bir tehlikeye atıldık? Neden o yollara düştük? Çünkü insanlara müzik çalmak istiyorduk. Ne garip bir durum, değil mi?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nelly Furtado]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=390</link>
			<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 07:32:33 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Dude</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=390</guid>
			<description><![CDATA[İlk albümününü yapmadan önce, 1999 yılında Lilith Fair'e katılarak, Sheryl Crow ve Sarah McLachlan ile çalışması için çağrıldı. Ve pop- rock tarzı "Hey, Man" ve Brezilya'nın tekno tarzı tonundaki "Baby Girl" şarkıları ile beğenilmeye başlarken, Portekiz tarzındaki stili ve Amerikan tonları ile değişikliği temsil ediyordu. Onun bu karışık tarzı hayranları tarafından beğenilmeye başladı. <br />
<br />
Müzik kariyerine nasıl başladın?<br />
<br />
Çocukluğumdan beri diyebilirim. İlk defa dört yaşımdayken, annemle Portekizce bir düet yaptım, yani İngilizce'den önce Portekizce şarkı söylüyordum. 12 yaşındayken, şarkı yazmaya başladım. Kent müziğine deli oluyordum. Bu konu hakkında kitaplar okuyordum. Odamın duvarları WordUp! ve Rap Pages magazinleriyle kaplıydı. İlk tanıştığım kişiler hip-hop müzisyenleriydi.<br />
Amerika'dan birkaç çocukla tanıştım, Victoria'da (Kanada) bir okula gidiyorlardı. Bir tanesi bir hip-hop grubundaydı ve Toronto'da bir prodüktör tanıyordu. Bir yaz tatili sırasında onlarla temas kurdum ve daha 16 yaşındayken onların vokalistliğini yaptım. Bu bir yıl kadar sürdü hatta bir klip bile çektik. Fakat 18 yaşına geldiğimde, müzikle profesyonel olarak uğraşmaya karar verdim. O sıralar henüz gitarla beste yapmıyordum. Tam olarak şarkıcı ya da şarkı stilinde parçalarda yazmıyordum. Victoria'ya okul için döndüğümde, yazmaya başladım, gitar çalmayı öğrendim ve şarkı sözleri yazmaya başladım. <br />
<br />
Tarzını anlatabilir misin?<br />
<br />
Ben bu albümün pop tarzı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu şarkıları yazdığım sırada böyle olduğunu düşünüyordum. Gitar çalmaya başladığımda, daha geleneksel pop tarzı şarkılar yazmaya başladım. Whoa, Nelly! pop şemsiyesinin altında ortaya çıktı fakat Portekiz ve Brezilya mirasından izler taşıyor. <br />
<br />
Victoria'da büyümek seni nasıl etkiledi?<br />
<br />
Ailem, Portekiz'deki Azor adasından. Kanada'da ilk kuşak olarak büyümek zordu. Çünkü evde İngilizce konuşurken, akşamları Portekizce kursuna gidiyordum. Bizim kilisemizde, değişik festivaller var, bu nedenle siz de bu gelenekleri, halk danslarını öğreniyorsunuz. İyi bir külterel eğitim aldım. Bir hafta Doğu Hindistan'ın Banghla dansını öğrenirken, diğer hafta Latin dansını öğreniyordum. <br />
<br />
Bazı şarkların ilişkilerle bağlantılı, bu sözleri nelerden etkilenerek yazdın?<br />
<br />
Ben, iki farklı şekilde yazıyorum. Birinci türde bilinç akımından etkilenerek olanlar. Beat'in şiirlerinden esinleniyorum. 14 yaşımdayken, Jim Carroll'ın "The Basketball Diaries" adlı romanını okumuştum. Benim için çok erken olmasına rağmen, okuduğumda "sokak biliminden ve sokak enerjisinden bahsediyor" diye düşündüm. "Party," "I Will Make U Cry" ve"Trynna Find a Way" şarkılarımda bu romandan etkilendiğimi söyleyebilirim.<br />
<br />
Seni hangi müzisyenler etkiliyor?<br />
<br />
Modern Brezilyalı sanatçılardan çok etkileniyorum, Caetano Veloso ve Tom Ze, yani genel olarak tüm Brezilya müziğinden. Enstrümanlar çok farklı, albümde etkilerini görebilirsiniz, çünkü hiç bir kural yok. Doğu Hindistan müziğini pop şemsiyesi altında toplayan ve politik bir mesaj içeren Jeff Buckley'nin albümde büyük etkisi var. Benim çok sevdiğim fakat albümümde duyamadığımız bir tarz. O, sesini bir enstrüman gibi kullanabiliyor. Tüm hayatım boyunca inançlı olarak Mary J. Blige dinledim. 12-13 yaşlarındayken Mariah Carey de çok dinledim çünkü o çok iyi bir şarkıcı. Ders ya da başka birşey almadan, sadece müziği açar ve onun gibi şarkı söylemeye çalışırdım.<br />
Portishead'den de çok etkilendim. 17 yaşındayken, Victoria'ya taşındığımızda, Portishead ergenlik çağındaki sinirimin bir tamamlayıcısı oldu.<br />
<br />
Yaptığın müzik türünü diğer radyoda dinlediğin diğer genç pop şarkıcılarıyla karşılaştırdığında nasıl buluyorsun? <br />
<br />
Albümümün diğer pop albümlerinde duymadığınız tarzdaki şarkılardan oluştuğunu düşünüyorum. İçinde birçok kültürün birleşimi var. Hip-hop tarzıyla büyümeyen çocukların bu albümü anlayabileceklerini düşünüyorum. <br />
<br />
"I'm Like a Bird"'ün vermek istediği mesaj nedir?<br />
<br />
"I'm like a Bird, özümün nerde olduğunu bilmiyorum, evimin nerde olduğunu bilmiyorum" demek. Bu, hala nerde olduğunu bilmemek anlamına geliyor. İlk bakışta bir aşk şarkısı gibi görünüyor fakat bana biri gelip " bu klipte evsiz kişileri oynatmalısınız" dediğinde, insanların anlatmak istediğimi anladığını gördüm.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[İlk albümününü yapmadan önce, 1999 yılında Lilith Fair'e katılarak, Sheryl Crow ve Sarah McLachlan ile çalışması için çağrıldı. Ve pop- rock tarzı "Hey, Man" ve Brezilya'nın tekno tarzı tonundaki "Baby Girl" şarkıları ile beğenilmeye başlarken, Portekiz tarzındaki stili ve Amerikan tonları ile değişikliği temsil ediyordu. Onun bu karışık tarzı hayranları tarafından beğenilmeye başladı. <br />
<br />
Müzik kariyerine nasıl başladın?<br />
<br />
Çocukluğumdan beri diyebilirim. İlk defa dört yaşımdayken, annemle Portekizce bir düet yaptım, yani İngilizce'den önce Portekizce şarkı söylüyordum. 12 yaşındayken, şarkı yazmaya başladım. Kent müziğine deli oluyordum. Bu konu hakkında kitaplar okuyordum. Odamın duvarları WordUp! ve Rap Pages magazinleriyle kaplıydı. İlk tanıştığım kişiler hip-hop müzisyenleriydi.<br />
Amerika'dan birkaç çocukla tanıştım, Victoria'da (Kanada) bir okula gidiyorlardı. Bir tanesi bir hip-hop grubundaydı ve Toronto'da bir prodüktör tanıyordu. Bir yaz tatili sırasında onlarla temas kurdum ve daha 16 yaşındayken onların vokalistliğini yaptım. Bu bir yıl kadar sürdü hatta bir klip bile çektik. Fakat 18 yaşına geldiğimde, müzikle profesyonel olarak uğraşmaya karar verdim. O sıralar henüz gitarla beste yapmıyordum. Tam olarak şarkıcı ya da şarkı stilinde parçalarda yazmıyordum. Victoria'ya okul için döndüğümde, yazmaya başladım, gitar çalmayı öğrendim ve şarkı sözleri yazmaya başladım. <br />
<br />
Tarzını anlatabilir misin?<br />
<br />
Ben bu albümün pop tarzı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu şarkıları yazdığım sırada böyle olduğunu düşünüyordum. Gitar çalmaya başladığımda, daha geleneksel pop tarzı şarkılar yazmaya başladım. Whoa, Nelly! pop şemsiyesinin altında ortaya çıktı fakat Portekiz ve Brezilya mirasından izler taşıyor. <br />
<br />
Victoria'da büyümek seni nasıl etkiledi?<br />
<br />
Ailem, Portekiz'deki Azor adasından. Kanada'da ilk kuşak olarak büyümek zordu. Çünkü evde İngilizce konuşurken, akşamları Portekizce kursuna gidiyordum. Bizim kilisemizde, değişik festivaller var, bu nedenle siz de bu gelenekleri, halk danslarını öğreniyorsunuz. İyi bir külterel eğitim aldım. Bir hafta Doğu Hindistan'ın Banghla dansını öğrenirken, diğer hafta Latin dansını öğreniyordum. <br />
<br />
Bazı şarkların ilişkilerle bağlantılı, bu sözleri nelerden etkilenerek yazdın?<br />
<br />
Ben, iki farklı şekilde yazıyorum. Birinci türde bilinç akımından etkilenerek olanlar. Beat'in şiirlerinden esinleniyorum. 14 yaşımdayken, Jim Carroll'ın "The Basketball Diaries" adlı romanını okumuştum. Benim için çok erken olmasına rağmen, okuduğumda "sokak biliminden ve sokak enerjisinden bahsediyor" diye düşündüm. "Party," "I Will Make U Cry" ve"Trynna Find a Way" şarkılarımda bu romandan etkilendiğimi söyleyebilirim.<br />
<br />
Seni hangi müzisyenler etkiliyor?<br />
<br />
Modern Brezilyalı sanatçılardan çok etkileniyorum, Caetano Veloso ve Tom Ze, yani genel olarak tüm Brezilya müziğinden. Enstrümanlar çok farklı, albümde etkilerini görebilirsiniz, çünkü hiç bir kural yok. Doğu Hindistan müziğini pop şemsiyesi altında toplayan ve politik bir mesaj içeren Jeff Buckley'nin albümde büyük etkisi var. Benim çok sevdiğim fakat albümümde duyamadığımız bir tarz. O, sesini bir enstrüman gibi kullanabiliyor. Tüm hayatım boyunca inançlı olarak Mary J. Blige dinledim. 12-13 yaşlarındayken Mariah Carey de çok dinledim çünkü o çok iyi bir şarkıcı. Ders ya da başka birşey almadan, sadece müziği açar ve onun gibi şarkı söylemeye çalışırdım.<br />
Portishead'den de çok etkilendim. 17 yaşındayken, Victoria'ya taşındığımızda, Portishead ergenlik çağındaki sinirimin bir tamamlayıcısı oldu.<br />
<br />
Yaptığın müzik türünü diğer radyoda dinlediğin diğer genç pop şarkıcılarıyla karşılaştırdığında nasıl buluyorsun? <br />
<br />
Albümümün diğer pop albümlerinde duymadığınız tarzdaki şarkılardan oluştuğunu düşünüyorum. İçinde birçok kültürün birleşimi var. Hip-hop tarzıyla büyümeyen çocukların bu albümü anlayabileceklerini düşünüyorum. <br />
<br />
"I'm Like a Bird"'ün vermek istediği mesaj nedir?<br />
<br />
"I'm like a Bird, özümün nerde olduğunu bilmiyorum, evimin nerde olduğunu bilmiyorum" demek. Bu, hala nerde olduğunu bilmemek anlamına geliyor. İlk bakışta bir aşk şarkısı gibi görünüyor fakat bana biri gelip " bu klipte evsiz kişileri oynatmalısınız" dediğinde, insanların anlatmak istediğimi anladığını gördüm.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Marc Anthony]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=389</link>
			<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 07:31:10 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Dude</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=389</guid>
			<description><![CDATA[20 yüzyılın önemli pop figürlerinden Marc Anthony, dünyada en çok albümü satılan salsa şarkıcısı, Broadway'de Paul Simon'ın "The Capeman" müzikali ile başladı profesyonel müzik hayatına, birkaç önemli rolden sonra Scorsese'nin "Bringing Out the Dead" filminde oynadı ve Madison Square Garden'da 5 kez apalı gişe konser verdi. Şarkı söylemek, Latin Amerika erkekleri ve son albümüyle ilgili aktardıkları<br />
<br />
Şarkı söyleyebileceğini ne zaman keşfettin?<br />
<br />
Babam puerto Rico'ludur...Bir müzisyen...50'lerde New York'a gelmiş. Çocukluğumdan beri müziğin içindeyim. Hatırlarım beş veya altı yaşımdayken babam bana bir şarkı öğretmişti. Şarkıyı söylemem için beni masaya oturttu arkada duran üvey kızkardeşim ben şarkı söylemeye başlayınca o da ağlamaya başladı. Bir an yanlış birşey yaptığımı başımın derde gireceğini düşündüm ve "Bir daha şarkı söylemeyeceğim" demiştim. Çünkü kimsenin ağlamasını istemiyordum. Hatırlarım, lise çağlarında Ralphie diye bir arkadaşım vardı, ikimiz de ikinci katta oturan Sandra isimli bir kıza aşıktık. "Grease" müzikalinden etkilenerek "Sandy" parçasıyla seranatlar yapardık geceleri. Sonradan ben çıkmaya başladım o kızla. Bu dönemlerde benim için en kolay ifade şekliydi şarkı söylemek. <br />
<br />
"O günden sonra artık salsa yapmadan duramaz oldum. "<br />
<br />
Salsa ile nasıl ilgilenmeye başladın?<br />
<br />
Dans müziğiyle tanıştım ilk olarak. Sa-fire için geri vokal yapıyordum. Latin Dj'lerden Todd Terry ve Little Louie Vega için vokal sample'ları yapıyordum. Sonraları menejerim "Salsa yapar mısın? diye sordu. "Salsa mı?" dedim. Sanki "Polka söyler misin? der gibi sormuştu. Ertesi gün Juan Gabriel'in bir kasetini dinletti. O günden sonra artık salsa yapmadan duramaz oldum. <br />
<br />
Fakat senin yaklaşımın eski salsa tarzlarından örneğin Juan Gabriel'den farklı. Sen düzenlemelerinle ve tarzınla salsanın kalçasındaki seksiliği daha yumuşak ve nazik bir ön sevişmeye dönüştürüyorsun ve dinleyici bunu sahipleniyor.<br />
<br />
Menejerim müziği ve tarihini öğrenmemi istedi. Ben dedim ki "Bak, benim kendi bir söyleyiş tarzım var. Bırak gözlerimi kapayıp sadece söyleyeyim, hissetmeme izin ver." Hislerimle ayakta durmaya işte o gün başladım.<br />
<br />
"The Substitute"da olumsuz bir latin sterotipini, bir gangsteri oynadın.<br />
<br />
O rol, bir aktor olarak da kendimi gösterebileceğim bir fırsattı. O zaman küçüktüm ve Tom Berenger gibi bir adama korku duygusunu sığdırabileceğime inanmış olmalılar ki bu rolu verdiler. Ancak çok kötü bir karakterdi. Çok acı verici şekilde bir kızı dövüyordu. Bana "Böyle bir rolde nasıl oynarsın" diyenler bile oldu. Çocuk aklı işte Para alacağı yolu seçer kim olduğu önemli değildir. <br />
<br />
Örnek aldığın bir erkek var mı?<br />
<br />
Çocukluğumda Steve Perry'I taklit ederdim avazım çıktığı kadar bağırarak "Faithfully'i söylerdim. Çok cool'du. Beni etkilemiştir bu.<br />
<br />
Latin erkeği biraz maçodur. Son otuz yılda birşeyler değişti mi?<br />
<br />
Benim kuşağımda değişen şey, duyarlı olmayı biraz daha kolay kabul etmeleridir.<br />
<br />
"Duygularımı göstermekten hiç çekinmedim."<br />
<br />
Yani, saf ve duygusal bir şeyler duysan ağlamaktan çekinir misin?<br />
<br />
Duygularımı göstermekten hiç çekinmedim.<br />
<br />
Birlikte büyüdüğün ve halen görüştüğün Latin amerikalı erkekler maço şeyler yapıyor mu?<br />
<br />
Benim kuşağımdan bahsediyorsanız. Arkadaşlarımın 99%'nun çocukları var. Karıları işteyken önlüklerini çıkarırlar. İspanyol soap operalarında maço şeyler görürsünüz ve bunların içinde bir doğruluk payı vardır. Ancak benim hayatımla hiç bir ilgisi yok bunların .<br />
<br />
Latin Amerika'da kadınların öne çıkmasını engelleyici şeylerin olduğunu hissediyor musunuz?<br />
<br />
Evet. Şunu anlamalısınız ki, bu ülkelerde erkek evi geçindirendir. Çocuklarınının karnını doyuran onlardan sorumlu olan kişidir. Eğer bunu beceremiyorsa kendini yenik sayar. Bir erkek için, çalışmayıp karısının işe giderek evi geçindirmesi kabul edilmesi zor bir şeydir.<br />
<br />
 <br />
<br />
"Sonuçta Latin ve Amerikalı olmanın gururunu insanlara hatırlatmak lazım. "<br />
<br />
Yeni albümün "Libre" hakkında söyleyebilirsin?<br />
<br />
<br />
Bu albüm için çok yoğun bir şekilde çalıştım. En iyi albümüm oldu diyebilirim. Bir olgunluk dönemi albümü. Albümde aranjmandan besteye her türlü aşamada bulundum. Evde kaydettim albümü rahat bir ortamda.<br />
<br />
Amerika'daki son gelişmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?<br />
<br />
Müzisyenler için çok zor günler bunlar. Irkçılığa karşı yapılan eylemlere katılmaya çalışıyorum. Sonuçta Latin ve Amerikalı olmanın gururunu insanlara hatırlatmak lazım.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[20 yüzyılın önemli pop figürlerinden Marc Anthony, dünyada en çok albümü satılan salsa şarkıcısı, Broadway'de Paul Simon'ın "The Capeman" müzikali ile başladı profesyonel müzik hayatına, birkaç önemli rolden sonra Scorsese'nin "Bringing Out the Dead" filminde oynadı ve Madison Square Garden'da 5 kez apalı gişe konser verdi. Şarkı söylemek, Latin Amerika erkekleri ve son albümüyle ilgili aktardıkları<br />
<br />
Şarkı söyleyebileceğini ne zaman keşfettin?<br />
<br />
Babam puerto Rico'ludur...Bir müzisyen...50'lerde New York'a gelmiş. Çocukluğumdan beri müziğin içindeyim. Hatırlarım beş veya altı yaşımdayken babam bana bir şarkı öğretmişti. Şarkıyı söylemem için beni masaya oturttu arkada duran üvey kızkardeşim ben şarkı söylemeye başlayınca o da ağlamaya başladı. Bir an yanlış birşey yaptığımı başımın derde gireceğini düşündüm ve "Bir daha şarkı söylemeyeceğim" demiştim. Çünkü kimsenin ağlamasını istemiyordum. Hatırlarım, lise çağlarında Ralphie diye bir arkadaşım vardı, ikimiz de ikinci katta oturan Sandra isimli bir kıza aşıktık. "Grease" müzikalinden etkilenerek "Sandy" parçasıyla seranatlar yapardık geceleri. Sonradan ben çıkmaya başladım o kızla. Bu dönemlerde benim için en kolay ifade şekliydi şarkı söylemek. <br />
<br />
"O günden sonra artık salsa yapmadan duramaz oldum. "<br />
<br />
Salsa ile nasıl ilgilenmeye başladın?<br />
<br />
Dans müziğiyle tanıştım ilk olarak. Sa-fire için geri vokal yapıyordum. Latin Dj'lerden Todd Terry ve Little Louie Vega için vokal sample'ları yapıyordum. Sonraları menejerim "Salsa yapar mısın? diye sordu. "Salsa mı?" dedim. Sanki "Polka söyler misin? der gibi sormuştu. Ertesi gün Juan Gabriel'in bir kasetini dinletti. O günden sonra artık salsa yapmadan duramaz oldum. <br />
<br />
Fakat senin yaklaşımın eski salsa tarzlarından örneğin Juan Gabriel'den farklı. Sen düzenlemelerinle ve tarzınla salsanın kalçasındaki seksiliği daha yumuşak ve nazik bir ön sevişmeye dönüştürüyorsun ve dinleyici bunu sahipleniyor.<br />
<br />
Menejerim müziği ve tarihini öğrenmemi istedi. Ben dedim ki "Bak, benim kendi bir söyleyiş tarzım var. Bırak gözlerimi kapayıp sadece söyleyeyim, hissetmeme izin ver." Hislerimle ayakta durmaya işte o gün başladım.<br />
<br />
"The Substitute"da olumsuz bir latin sterotipini, bir gangsteri oynadın.<br />
<br />
O rol, bir aktor olarak da kendimi gösterebileceğim bir fırsattı. O zaman küçüktüm ve Tom Berenger gibi bir adama korku duygusunu sığdırabileceğime inanmış olmalılar ki bu rolu verdiler. Ancak çok kötü bir karakterdi. Çok acı verici şekilde bir kızı dövüyordu. Bana "Böyle bir rolde nasıl oynarsın" diyenler bile oldu. Çocuk aklı işte Para alacağı yolu seçer kim olduğu önemli değildir. <br />
<br />
Örnek aldığın bir erkek var mı?<br />
<br />
Çocukluğumda Steve Perry'I taklit ederdim avazım çıktığı kadar bağırarak "Faithfully'i söylerdim. Çok cool'du. Beni etkilemiştir bu.<br />
<br />
Latin erkeği biraz maçodur. Son otuz yılda birşeyler değişti mi?<br />
<br />
Benim kuşağımda değişen şey, duyarlı olmayı biraz daha kolay kabul etmeleridir.<br />
<br />
"Duygularımı göstermekten hiç çekinmedim."<br />
<br />
Yani, saf ve duygusal bir şeyler duysan ağlamaktan çekinir misin?<br />
<br />
Duygularımı göstermekten hiç çekinmedim.<br />
<br />
Birlikte büyüdüğün ve halen görüştüğün Latin amerikalı erkekler maço şeyler yapıyor mu?<br />
<br />
Benim kuşağımdan bahsediyorsanız. Arkadaşlarımın 99%'nun çocukları var. Karıları işteyken önlüklerini çıkarırlar. İspanyol soap operalarında maço şeyler görürsünüz ve bunların içinde bir doğruluk payı vardır. Ancak benim hayatımla hiç bir ilgisi yok bunların .<br />
<br />
Latin Amerika'da kadınların öne çıkmasını engelleyici şeylerin olduğunu hissediyor musunuz?<br />
<br />
Evet. Şunu anlamalısınız ki, bu ülkelerde erkek evi geçindirendir. Çocuklarınının karnını doyuran onlardan sorumlu olan kişidir. Eğer bunu beceremiyorsa kendini yenik sayar. Bir erkek için, çalışmayıp karısının işe giderek evi geçindirmesi kabul edilmesi zor bir şeydir.<br />
<br />
 <br />
<br />
"Sonuçta Latin ve Amerikalı olmanın gururunu insanlara hatırlatmak lazım. "<br />
<br />
Yeni albümün "Libre" hakkında söyleyebilirsin?<br />
<br />
<br />
Bu albüm için çok yoğun bir şekilde çalıştım. En iyi albümüm oldu diyebilirim. Bir olgunluk dönemi albümü. Albümde aranjmandan besteye her türlü aşamada bulundum. Evde kaydettim albümü rahat bir ortamda.<br />
<br />
Amerika'daki son gelişmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?<br />
<br />
Müzisyenler için çok zor günler bunlar. Irkçılığa karşı yapılan eylemlere katılmaya çalışıyorum. Sonuçta Latin ve Amerikalı olmanın gururunu insanlara hatırlatmak lazım.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Moby]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=388</link>
			<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 07:30:23 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Dude</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=388</guid>
			<description><![CDATA[Nasıl bir eğitim aldın?<br />
<br />
İlk olarak İngiltere'de başladı, bu nedenle İngiliz olduğum sanılıyor. Tipim de müsait ondan heralde. New York'da yaşıyorum ama kendimi Amerikalı olarak hissetmiyorum. Yoksul bir aile yaşamından geliyorum. Düzenli bir aile hayatına sahip olmadım hiç. 18 yaşıma kadar sosyal hizmet bürolarında süründüm diyebilirim. Connecticut'da büyükannemler vardı. Onlara sık sık giderdim. Biraz onlar sayesinde iyi bir eğitim alabildim. <br />
<br />
Elektronik müzik ile nasıl tanıştın?<br />
<br />
80'li yılların ortalarında kendimi ciddiye almaktan sıkılmıştım. Buna tepki olarak eğlenmeye, günümü gün etmeye karar verdim. Kulüp kültürü de bu gibi durumlarda hayallere kapılmak için uygun bir ortamdır. İlk örnekler Wendy Carlos'un "2001" ve "Otomatik Portakal" film müziklerine dayanıyor diyebilirim. Beni bu müziğe yönelten Stanley Kubrick oldu yani. Her zaman synthsizer ile oynamak denemeler yapmak istemişimdir ancak bu aletlere ulaşacak imkanlarım olmadı. 20 yaşımda aldığımı bir synthsizer ile kendime yeni bir dünya açtım diyebilirim. Devamlı müzik yapmaktan hoşlanan biri için yalnız olmak bir zorunluluk zaten. DJ'liğe başladığımda yeni oluşumların pek farkında değildim. House ve Techno'nun getirdiği şeyleri fark etmemiştim. Dance müziğine vurulmuştum sanki. Benim için bu müziğin tanmı da geniştir. Rolling Stones ya da Billie Holiday bu müziğin içinde yer alabilir. <br />
<br />
"11 yaşındaki bir kız Britney Spears dinleyebilir ve onunla arasında bir bağlantı kurabilir."<br />
<br />
Bir müzisyen ailesine ait olduğunu hissediyor musun?<br />
<br />
Evet... aynı ailenin bazı üyelerinin farklı kaderleri olması olarak düşünürsek...Çocuklardan biri gidip New York'a yerleşir ve finans sektöründe çalışır, diğeri kuzey Amerika'da ormancı olur, üçüncüsü Çin'e gidip budist olurken, sonuncusu aile ocağında kalıp fırıncı olarak çalışır. Bütün bu insanlar bir araya geldiklerinde hayatta bambaşka yollardan geçmiş olmalarına rağmen bir bağın onları birleştirdiğini bilirler. Benim için de aynı şey geçerli. Benimkilerden çok farklı müzikler yapan insanlar var, ama onlarla aramda adeta aile bağı gibi bir bağ hissediyorum. Onların albümünü dinlediğimde, neyin peşinde olduklarını anında anlıyorum. <br />
<br />
"Play" albümü ile elde ettiğin başarı sana neler hissettirdi?<br />
<br />
İlk single'ım "Go" 1991'de İngiltere'de Top 10'e girmişti. Hiçbir geçmişim olmamasına rağmen herkesin tanıdığı biri olup çıkmıştım. Aradan 10 yıllık bir süre geçti ve yine uluslararası bir başarıyla karşı karşıyaydım ama bu kez o kadar büyük bir şok yaşamadım çünkü artık bu tür durumlarda neler olabileceğini biliyorum. Kendi tecribelerime dayanarak, bütün o şan şöhretin aynı hızla yok olabileceğini biliyorum dolayısıyla tedbirli ve alçakgönüllü kalmaya çalışıyorum. En çok gurulandığım şey, bütün albümlerimi kimsenin yardımı olmadan ufacık stüdyomda tek başıma kaydedip bütün dünyada dinlenmelerini sağlamış olmam. Backstreet Boys ve Britney Spears'a baktığımda 30-40 kişilik ekiplerle oluşturuluyor albümleri ve ben onlarla aynı pozisyona ulaşabiliyorum. Elbetteki bunlar başarıya giden farklı yollar. <br />
<br />
"Teoride "Güzellik" her yerde olabilir. Ben onu daha çok atılmış unutulmuş köşelerde buluyorum."<br />
<br />
Dans Müziği nasıl algılanıyor sence?<br />
<br />
Demokrasi kültürü içinde yaşıyoruz. İnsanların bu kültüre katkıları da alabildiğince kişisel olmalı bence. Çok çeşitli müzik tarzları var. Benim gerçekten müzik diyebileceğim şeylerle diğer insanların takdir edecekleri farklı olabilir. Beni en çok rahatsız eden insanları bir müzik türüne iyi diğerine kötü demeleri. Bu şekilde söylemek çok anlamsız. Belki "bu tarzı sevmiyorum" diyebilmek daha anlamlı geliyor bana. 11 yaşındaki bir kız Britney Spears dinleyebilir ve onunla arasında bir bağlantı kurabilir. Barber'ın yaylılar için Adagio'sunu çalarsınız ve hiçbir şey ifade etmez onun için. Onun görüşleriyle Britney Spears'a dayanamayan 70 yıllık bir müzikoloğun görüşleri eştir bence. Çağdaş anlamda bir çok müzik "Güzel" olarak değerlendiriliyor. "Güzellik"i bu anlamda bir klişe olarak görüyorum. Bunun yanında , insanlara derin bir duygusallıkla yaklaşabilen müzikleri yapma fikri benim için "Güzellik" kavramını dolduruyor. Teoride "Güzellik" her yerde olabilir. Ben onu daha çok atılmış unutulmuş köşelerde buluyorum. Biraz garip biriyim belki. <br />
<br />
"Yenilikçi ve deneysel olmaya çalışmıyorum."<br />
<br />
"Play" albümü 20. yüzyılda insanları ihtiyacı olan bir albüm mü sence?<br />
<br />
Her zaman albümleri kendi içgüdülerimi takip ederek yaptım. Hiçbir zamanlama hesabı yapmadan. İnsanlara duymak istedikleri şeyleri vermek gibi bir takıntım yok, bu bende tamamen eksik bir yön. İlk albümlerimde iyi şarkılar vardı ama daha çok compliation'lara benziyordu.Tamamen bencilce ve insanlardan kaçan bir çalışma olan "Animal Rights" albümünden sonra, oturup gerçekten ne yapmak istediğimi düşündüm. En sevdiğim bazı albümlere takıldım. Roxy Müzik, Massive Attack'ın "Protection"ı, Joy Division'ın "Closer"ı, John Coltrane'in "A Love Supreme"i ve farkettim ki her biri tamamen kişisel ama aynı zamanda herkesi derinden etkiliyor, yüreğinden yakalıyor. Yenilikçi ve deneysel olmaya çalışmıyorum. Bir gün insanlar albümlerimi dinlemekten bıkarlarsa işte o zaman kendi içime kapanıp yeniden kimse tarafından anlaşılmayan "underground sanatçı" rolünü oynayabilirim.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Nasıl bir eğitim aldın?<br />
<br />
İlk olarak İngiltere'de başladı, bu nedenle İngiliz olduğum sanılıyor. Tipim de müsait ondan heralde. New York'da yaşıyorum ama kendimi Amerikalı olarak hissetmiyorum. Yoksul bir aile yaşamından geliyorum. Düzenli bir aile hayatına sahip olmadım hiç. 18 yaşıma kadar sosyal hizmet bürolarında süründüm diyebilirim. Connecticut'da büyükannemler vardı. Onlara sık sık giderdim. Biraz onlar sayesinde iyi bir eğitim alabildim. <br />
<br />
Elektronik müzik ile nasıl tanıştın?<br />
<br />
80'li yılların ortalarında kendimi ciddiye almaktan sıkılmıştım. Buna tepki olarak eğlenmeye, günümü gün etmeye karar verdim. Kulüp kültürü de bu gibi durumlarda hayallere kapılmak için uygun bir ortamdır. İlk örnekler Wendy Carlos'un "2001" ve "Otomatik Portakal" film müziklerine dayanıyor diyebilirim. Beni bu müziğe yönelten Stanley Kubrick oldu yani. Her zaman synthsizer ile oynamak denemeler yapmak istemişimdir ancak bu aletlere ulaşacak imkanlarım olmadı. 20 yaşımda aldığımı bir synthsizer ile kendime yeni bir dünya açtım diyebilirim. Devamlı müzik yapmaktan hoşlanan biri için yalnız olmak bir zorunluluk zaten. DJ'liğe başladığımda yeni oluşumların pek farkında değildim. House ve Techno'nun getirdiği şeyleri fark etmemiştim. Dance müziğine vurulmuştum sanki. Benim için bu müziğin tanmı da geniştir. Rolling Stones ya da Billie Holiday bu müziğin içinde yer alabilir. <br />
<br />
"11 yaşındaki bir kız Britney Spears dinleyebilir ve onunla arasında bir bağlantı kurabilir."<br />
<br />
Bir müzisyen ailesine ait olduğunu hissediyor musun?<br />
<br />
Evet... aynı ailenin bazı üyelerinin farklı kaderleri olması olarak düşünürsek...Çocuklardan biri gidip New York'a yerleşir ve finans sektöründe çalışır, diğeri kuzey Amerika'da ormancı olur, üçüncüsü Çin'e gidip budist olurken, sonuncusu aile ocağında kalıp fırıncı olarak çalışır. Bütün bu insanlar bir araya geldiklerinde hayatta bambaşka yollardan geçmiş olmalarına rağmen bir bağın onları birleştirdiğini bilirler. Benim için de aynı şey geçerli. Benimkilerden çok farklı müzikler yapan insanlar var, ama onlarla aramda adeta aile bağı gibi bir bağ hissediyorum. Onların albümünü dinlediğimde, neyin peşinde olduklarını anında anlıyorum. <br />
<br />
"Play" albümü ile elde ettiğin başarı sana neler hissettirdi?<br />
<br />
İlk single'ım "Go" 1991'de İngiltere'de Top 10'e girmişti. Hiçbir geçmişim olmamasına rağmen herkesin tanıdığı biri olup çıkmıştım. Aradan 10 yıllık bir süre geçti ve yine uluslararası bir başarıyla karşı karşıyaydım ama bu kez o kadar büyük bir şok yaşamadım çünkü artık bu tür durumlarda neler olabileceğini biliyorum. Kendi tecribelerime dayanarak, bütün o şan şöhretin aynı hızla yok olabileceğini biliyorum dolayısıyla tedbirli ve alçakgönüllü kalmaya çalışıyorum. En çok gurulandığım şey, bütün albümlerimi kimsenin yardımı olmadan ufacık stüdyomda tek başıma kaydedip bütün dünyada dinlenmelerini sağlamış olmam. Backstreet Boys ve Britney Spears'a baktığımda 30-40 kişilik ekiplerle oluşturuluyor albümleri ve ben onlarla aynı pozisyona ulaşabiliyorum. Elbetteki bunlar başarıya giden farklı yollar. <br />
<br />
"Teoride "Güzellik" her yerde olabilir. Ben onu daha çok atılmış unutulmuş köşelerde buluyorum."<br />
<br />
Dans Müziği nasıl algılanıyor sence?<br />
<br />
Demokrasi kültürü içinde yaşıyoruz. İnsanların bu kültüre katkıları da alabildiğince kişisel olmalı bence. Çok çeşitli müzik tarzları var. Benim gerçekten müzik diyebileceğim şeylerle diğer insanların takdir edecekleri farklı olabilir. Beni en çok rahatsız eden insanları bir müzik türüne iyi diğerine kötü demeleri. Bu şekilde söylemek çok anlamsız. Belki "bu tarzı sevmiyorum" diyebilmek daha anlamlı geliyor bana. 11 yaşındaki bir kız Britney Spears dinleyebilir ve onunla arasında bir bağlantı kurabilir. Barber'ın yaylılar için Adagio'sunu çalarsınız ve hiçbir şey ifade etmez onun için. Onun görüşleriyle Britney Spears'a dayanamayan 70 yıllık bir müzikoloğun görüşleri eştir bence. Çağdaş anlamda bir çok müzik "Güzel" olarak değerlendiriliyor. "Güzellik"i bu anlamda bir klişe olarak görüyorum. Bunun yanında , insanlara derin bir duygusallıkla yaklaşabilen müzikleri yapma fikri benim için "Güzellik" kavramını dolduruyor. Teoride "Güzellik" her yerde olabilir. Ben onu daha çok atılmış unutulmuş köşelerde buluyorum. Biraz garip biriyim belki. <br />
<br />
"Yenilikçi ve deneysel olmaya çalışmıyorum."<br />
<br />
"Play" albümü 20. yüzyılda insanları ihtiyacı olan bir albüm mü sence?<br />
<br />
Her zaman albümleri kendi içgüdülerimi takip ederek yaptım. Hiçbir zamanlama hesabı yapmadan. İnsanlara duymak istedikleri şeyleri vermek gibi bir takıntım yok, bu bende tamamen eksik bir yön. İlk albümlerimde iyi şarkılar vardı ama daha çok compliation'lara benziyordu.Tamamen bencilce ve insanlardan kaçan bir çalışma olan "Animal Rights" albümünden sonra, oturup gerçekten ne yapmak istediğimi düşündüm. En sevdiğim bazı albümlere takıldım. Roxy Müzik, Massive Attack'ın "Protection"ı, Joy Division'ın "Closer"ı, John Coltrane'in "A Love Supreme"i ve farkettim ki her biri tamamen kişisel ama aynı zamanda herkesi derinden etkiliyor, yüreğinden yakalıyor. Yenilikçi ve deneysel olmaya çalışmıyorum. Bir gün insanlar albümlerimi dinlemekten bıkarlarsa işte o zaman kendi içime kapanıp yeniden kimse tarafından anlaşılmayan "underground sanatçı" rolünü oynayabilirim.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[11 Eylül Yönetmenleri]]></title>
			<link>http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=387</link>
			<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 07:29:06 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Dude</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.altyazilar.gen.tr/showthread.php?tid=387</guid>
			<description><![CDATA[Kuleler yıkılırken siz neredeydiniz?<br />
<br />
Yapımcı Alain Brigand uluslararası üne sahip 11 yönetmeni kendi kültürlerine, anılarına, hikayelerine ve dillerine bakmaya ve 11 Eylül olayları ve etkileri hakkında 11 dakika, 9 saniye 1 kare süren -11'9"1- bir çekmeye davet etti. 11 usta yönetmen 11 Eylül ile ilgili soruları yanıtladılar... <br />
<br />
<br />
Samira Makhmalbaf<br />
Claude Lelouch<br />
Yusuf Şahin<br />
Danis Tanovic<br />
Idrissa Oudregga<br />
Ken Loach<br />
Alejandro Gonzalez Inarritu<br />
Amos Gitai<br />
Mira Nair<br />
Sean Penn<br />
Shohei Imamura<br />
<br />
Samira Makhmalbaf - İRAN<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz?<br />
<br />
Televizyonda ikiz kulelerin yıkılışını ilk izlediğimde, gördüklerime inanamadım. Önce, özel efektlerle dolu bir film sandım, sonra birdenbire farkettim ki görüntüler gerçekti. New York'ta ki arkadaşlarım aklıma geldi. Bir ay boyunca orada kalmıştım ve kentte pek çok arkadaşım vardı. Bir kaç saat sonra, Amerika'nın Afganistan'ı vurmak istediğini duyunca bir ay önce İran-Afganistan sınırında fotoğraflarını çektiğim kadın ve çocuklar aklıma geldi. Onlarla da bir ay geçirmiştim. Bu yüzden çifte bir gerginlik yaşadım, hem Amerika'da, hem de Afganistan'da dostlarım vardı.<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
11 Eylül evrensel bir vaka. Küreselleşme sayesinde olayın anında dünyanın dört bir tarafına iletilebilmesini de bu vakanın bir parçası. Her ne kadar Afganistan'da son 20 yılda ikibuçuk milyon insan savaş ve kıtlık nedeniyle öldülerse de, bu gerçek, görüntüler canlı olarak yayınlanmadığı için unutuldu. Bu görüntüleri gördükten sonra, görselliğin gücünü bir kez daha farkettim. Farkettim ki, küreselleşme için görsel medyayı kullanma gücü herşeyden daha önemli. Eğer haberler, radyo aracılığıyla, görüntüsüz olarak verilseydi, kimse olanlara inanmazdı. Olayı farklı açılar ve perspektiflerden değerlendirebilmek için ve görüntünün üzerimizde yarattığı monoloğu, diyaloğa dönüştürebilmek için, farklı kültürlerden insanların bir araya gelmesi gerekiyordu. <br />
<br />
Tek boyutlu gerçeklik, gerçeğin tamamını kapsamaz. Bu tarz tek boyutlu gerçeklikler insanlığın içindeki uyumu bozup, yanlış anlamaları artıyor. Gerçek kişilerin bakış açılarından bağımsızdır. Evrensel gerçeklikten bahsettiğimizde de olaylara küresel bir bakış açısıyla yaklaşmalıyız. Her ne kadar bu bir kısa film olsa ve beni konuyla ilgili uzun metrajlı bir çalışma yapmaktan alıkoysa da, böyle görsel bir diyaloğa katılmanın insaniyet adına önemli bir çaba olduğunu düşünüyorum.<br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerinizi ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
Filmlerin dolayısıyla pek çok festivale katıldım. Pek çok ülkede bulunma fırsatı buldum. Olayların öncesinde de, Afganistan gibi yoksul ülkelerle, refah düzeyi yüksek, gelişmiş ülkeler arasındaki ervensel çelişki üzerine bir film yapmayı düşünüyordum. 11 Eylül, bana bu küresel ikilem üzerinde düşünülmesi gerektiğini bir kez daha hatırlattı.<br />
<br />
Pek çok insan 11 Eylül hakkında konuşuyor ama pek azı gelişmiş ve yoksul ülkelerin arasındaki farka değinen böylesi etkinliklere katılıyor. Yoksullar kendi yoksullukları içinde boğuluyorlar, zenginlerse kendi zenginliklerinin içinde. Kimse bu farkın; sıcak iklimle soğuk iklim arasındaki bu derin farkın, güçlü bir fırtına yaratabileceğini düşünmüyor.<br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünüz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
Doğulu bir kızın, batıda olan olaylar yüzünden karşı karşıya kaldığı tehditleri göstermek istedim. Doğulu bir kızın, oradaki hayat hakkında tamamen habersiz olabileceğini göstermek istedim. Doğuda yaşayan bir kızın, batıda olan bir olay yüzünden hayatı değişebiliyor. Batıda yaratılan bir fırtına, doğudakileri vurabiliyor.<br />
<br />
Batıdaki bir şehirde yıkılan iki kulenin, doğudaki pek çok şehirde yıkıma yol açabildiğini anlatmak istedim. Kulelerin yıkımında hiçbir rolü olmayan, hatta o kulelerin varlığından bile haberdar olmayan insanların bu olay nedeniyle yerlerinden yurtlarından olabildiklerini göstermek istedim.<br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti? <br />
<br />
O kulelerin yıkılışını gördükten ve Amerika Afganistan'ı bombaladıktan sonra New York'taki arkadaşlarımın iyi olduğunu öğrendim ve Afganistan'a gidip, çabalarım ne kadar kişisel ve etkisiz olucak olursa olsun, Afgan çocuklarına yardım etmek istedim. Afganistan'a gittiğimde Amerikan bombardımanı sürüyordu. Bir süre sonra kullanımı yıllardır yasak olan sinemaların açıldığını ve çalışmaya başladıklarını gördüm. Bu beni çok mutlu etti ve bu filmi yapmaya karar verdim.<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 9 saniye ve 1 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
Bir anne nasıl doğuracağı çocuğun tam olarak boyunu ve kilosunu bilemezse, bir yönetmen de çekeceği filmin uzunluğuna önceden tam olarak karar veremez. Elbette bazı standartlar var. Uzun metraj bir filmin 70 ile 120 dakika olacağını bilirsiniz ancak filmin öncesinde dakika, saniye ve kareyi belirlemek çok zordur. Bu yeni bir ayakkabı yapıp, ayakkabıları giyecek adamın ayaklarını ayakkabıya sığdırmak giydirmek gibi bir şey.<br />
<br />
Filmle ilgili sadece iki kısıtlama vardı. Film, 11 eylül olayları ile ilgili olacaktı ve süresi 11 dakika, 9 saniye ve 1 kare olacaktı. Düşüncelerimi, sınırları önceden belirlenmiş bu potaya öyle bir dökmeliydim ki, tek bir damla bile dışarı düşüp kaybolmamalı, tek bir ekstra damlaya bile yer kalmamalıydı. Bu durum, bana şiirlerini rubailer şeklinde yazan şairleri anımsattı. <br />
<br />
Bu filme dönecek olursak, "11 dakika 09 saniye ve 1 kare" bir metefordu ve bu metafor filmin doğasının bir parçası haline geldi. Filmden pek çok şeyi çıkarmak ve pek çok detayı değiştirmek zorunda kaldım. Zaman kısıtlamasına uyma zorunluluğunun baskısı ve bu durumun kendi içinde bir takım zorlukları vardı.<br />
<br />
<br />
Oyuncu ve teknik ekibin filme katkısından ve çekim sürecinden bahsedebilir misiniz? <br />
<br />
Kameranın çalışmaya başlaması, makineli bir tüfeğin gerçekliğe ateş etmesine benziyor. Kamera arkasının ve çekim araçlarının önemini azalttığımız ölçüde gerçekliğe erişme beklentimiz de artıyor.<br />
<br />
Eğer bu filmin kamera arkasını seyretme fırsatınız olsa, küçük bir kızın tüm o ekipman ve ekibin arasında, setin hazırlanmasını bekleyişine ve rolünü olabildiğine gerçekçi bir şekilde oynamaya çalışışına tanık olurdunuz. Diyebilirim ki, kamera ve teknip ekipman, gerçekliğe saniyede 24 kurşun atıyor. <br />
<br />
Yönetmen filmin ruhunu, bizim gibi bu tekniklere aşina insanlara değil, 7 yaşındaki bir çocuğun ellerine bırakıyor. Eğer teknik ekip, halkın arasından seçilmiş sıradan insanlar olan oyuncuları ezmeye kalkarsa, göreceğiniz fabrikasyon bir üretim olur, hayatın şiiri değil.<br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan çalıştılar. Bu sizin için sorun oldu mu? <br />
<br />
Yönetmenlerin birbirlerinin yaptığı filmleri bilmemeleri, filmdeki çok seslilik hissini güçlendiriyor. Film çekerken, oyuncuların senaryoyu okuyup diğer oyuncuların tepkilerini öğrenmelerini istemem. Konuşmalar, gerçek hayattakine benzemelidir. Oyuncular karşı tarafın ne söyleyeceğini bilmezler. Pek çoğu, çekilecek bir sonraki sahneyi bile bilmezler. Bu ortak çalışmanın yapımcıları da, 11 yönetmenin çektiği ve kendi içinde bir harmonisi olan ve sonuçta bu birlikteliğin tek bir bakış açısı doğurduğu bir film yaratmak istediler.<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç görevini üstlenebilir mi?<br />
<br />
Dünya üzerinde egemen güçler, tek bir fikri uydu araclığıyla dünyanın dört bir yanına yolluyor. Bu filmde ise farklı fikirler, tek bir etkileşim aracı ile dünyaya sunuluyor. Dünyanın dört bir yanından sesler duyabiliriz. Her ne kadar bu sesler, uydulaın yarattığı parazitler yüzünden net duyulamasa da, şurası kesin ki, gelecek kuşaklar bu seslerin yarattığı müzikle dans etmeye ve aradaki 'es'lerde durup daha derin düşünmeye devam edecekler. <br />
<br />
11'09''01 gibi bir filmin, BBC veya CNN yayınları gibi düya üzerinde, bir gecede büyük bir etki yaratmaları bekliyor değilim. Ancak tıpkı Einstein'ın, atom teorisine getirdiği yenilikler gibi, filmin de toplumun bakış açısını zamanla ve keskin bir biçimde değiştireceğini düşünüyorum. <br />
<br />
Eğer savaş kavramı, sabit fikir ve monolog üzerine kuruluysa; barış, fikirlerin çeşitliliği ve bu fikirlerin diyaloğunu araç olarak kullanmalı. Şunu unutmamalıyız ki, ne zaman insanoğlunun ağzı kapatılıp, konuşması engellense; silahlar konuşmaya başlar.<br />
<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Çekilen her film, yönetmeninde önemli bir iz bırakır. Derinlerdeki anılarımız, hayata dair tecrübelerimizle doludur ve her yeni film benim için yeni bir hayat tecrübesidir. <br />
<br />
Bu durum seyirci için de pek farklı sayılmaz. Çekimleri 11 gün süren "Elma"yı yaparken, 11 yıl boyunca doğu kadınının esaretini yaşamış gibi hissetmiştim. "Karatahta"yı yaparken, yıllarca o dağlarda gezinmiş gibi hissetmiştim. <br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihi bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Küreselleşme sorununu ne zaman düşünsem aklıma, iletişim araçlarının gelişimi ve bu araçların sundukları imkanlar geliyor. Bu, bir gün tüm ülkelerin aynı hayat standartlarında, adil ve eşit bir şekilde yaşacakları anlamına mı geliyor? Farklı ülkelerde bulunup, Afganistan ve gelişmiş ülkelerin arasındaki farkı gördükçe aradaki fark beni hayrete düşürdü. <br />
<br />
Çöken binaları, canlı olarak televizyonda izlediğimde, bunun kısa bir süreliğine olsa da, tüm insanlık için çökenin kendi evleri olduklarını düşünebilecekleri ve kendilerini başkalarının yerine koyabilecekleri özel bir an olduğunu düşündüm. Şunu sormak zorundayım, neden dünya üzerinde, kimsenin yaşayanların acıları ve çektiklerini bilmedikleri, Afganistan diye bir devlet var ki?<br />
<br />
Hala bu koca dünya üzerinde pek çok ülke sanki hiç yokmuşlarmış gibi, duyulmadan ve görülmeden yaşıyor. Tüm küreselleşme trendlerine karşın, dünya üzerinde hala hiçkimsenin bilmediği ve içinde yaşayanlar için sinema denilen şeyin gerçek dışı olduğu yerler var. <br />
<br />
Görünen o ki, televizyonda gösterilmeyen hiçbirşey gerçek sayılmıyor. Zengin devletler, ancak kendi çıkarları tehlikeye düştüğünde yoksul ülkeleri dikkate alıyorlar. Ancak o zaman tüm devletler ve medya bu konuya önem veriyor.<br />
<br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
Claude Lelouch - FRANSA<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz?<br />
<br />
Oğlum beni arayıp televizyonu açmamı söylediğinde, son filmimin çekimlerinin tam ortasındaydım. Kabustan uyanıp film çekimlerine geri dönebilmem günler aldı.<br />
<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
Sorgulamadığım şeyler var. Eğer 11 Eylül olayları bir yönetmeni harekete geçiremiyorsa, ne geçirir bilemiyorum.<br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerinizi ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
Tabiki bunu göz önünde bulundurdum ama bu düşünce çok müstehcendi. Ve bu konuda düşünmeyi bıraktım.<br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünüz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
Bu olayların medyada yansıtılmasından o kadar etkilenmiştim ki, kendime dünya üzerinde bu olaydan haberi olmayan tek bir kişi kalmış mıdır diye sordum.<br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti?<br />
<br />
Teklifi aldıktan sonra, düşünmeye ihtiyacım olduğunda genelde yaptığım gibi koşuya çıktım. Boulogne ormanında konuşmaya dalmış sağır-dilsiz bir çiftle karşılaştım. "Une Fille et des Fusils" den beri bu sessiz dünyaya hayranlık duyuyorum. Neden ölenlerin anısına hürmeten 11 dakikalık sessizlik olmasın diye düşündüm.<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 9 saniye ve 1 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
Beklenen özellikleri yakalamak için uzatıp kısaltabileceğim bir sahne vardı filmde.<br />
<br />
Oyuncu ve teknik ekibin filme katkısı ne yöndeydi?<br />
<br />
Dünya savaşına hazırlanan askerler gibi... Ama içlerinde iyi bir ruhla.<br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan filmlerini çektiler. Bu sizin için sorun oldu mu?<br />
<br />
Diğer hikayeleri bilseydim çalışırken tedirgin olurdum. Çünkü seçildiklerini bildiğim bütün yönetmenler benim sinematik görüşüme göre yüksek yerlerdeler. İzleyici olduğunuzda bile kollektif bir filmi izole bir şekilde yapmak insana pek çok avantaj sağlıyor.<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç olabilir mi?<br />
<br />
Ben hep dünyanın hafızasının sinemanın doğumuyla başladığını düşünmüşümdür. Ne zaman toplama kamplarından görüntüler görsem, bir daha asla kimsenin böyle bir şey yapmaya cesaret edemeyeceğini düşünürüm. Bu yüzden 11 Eylül'e benzer bir olayın asla tekrarlanmayacağını umuyorum.<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Şüphesiz ki, bilinçaltından etkileri olacak.<br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihi bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Bize önemsiz de gelseler hayattaki her olayın öncesi ve sonrası vardır.<br />
<br />
 <br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
Yusuf Şahin - Mısır<br />
<br />
Eğitimimi 18 yaşında aşkın ilk sarsıntılarını hissettiğim California'da aldım. Erkek yurdu yöneticisi olan Thea adında bir kadınla ile bekaretimi kaybettim. Her ne kadar geç de olsa, şimdi filmlerim Amerika'nın bütün prestijli üniversitelerinde gösterildiği doğru. Dürüst olalım hangimiz, Fred Astaire'in zerafeti ya da Cyd Charisse'in bacakları ile baştan çıkmadı? Sonra adaletsizlik, çifte standart ve bildirilen düşmana karşı açıklanamaz bir değişim başladı. Rüyasının hiç bir ceza görmeden defalarca mahvedildiğini izleyen tutkulu bir Amerika aşığının aldatılmış ve kızgın hissetmesine kim bir şaşırabilir?<br />
<br />
 <br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
Danis Tanovic - BOSNA-HERSEK<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz?<br />
<br />
Paris ve Bordo arasında bir uçaktaydım. Çok şaşırdım ve üzüldüm. İki his arasında gidip geldim. Önce şaşırdım sonra, derin bir üzüntü duydum.<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
Pek çok sebebi var. İlk olarak her sanatçının kendi zamanının sorunlarına tepki vermesi gerektiğini düşünüyorum. New York'da olan olay çok ciddiydi, buna tepki vermenin bir şekilde bizim görevimiz olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Saraybosna'dayken ne zaman orada olanlar hakkında konuşan birilerini görsem, olayların unutulmadığını görmek için yanıp tutuşuyordum. Filmimi bu fikir üzerine kurdum, insanların olayları unutabilirliği üzerine. Çünkü dünyada olanları çok kolay ve çok çabuk unuttuğumuzu düşünüyorum, Bosna'dan, Çeçenya'dan ve Ruanda'dan bahsediyorum. Bu olaylar bir kaç gün gazetelerin ilk sayfalarında yer aldılar ve sonra unutuldular.<br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerinizi ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
Duygularımı ropörtajlarda tabi ki dile getiriyorum. Fakat bir sanatçı olarak herşeyle ilişkinizde bir mesafe olması gerekiyor. Mesafe şart. Çok yaklaştığınız takdirde, olayları net bir şekilde göremezsiniz. Bu olayları düşündüysem bile onları bir filmde yorumlamayı düşünmemiştim.<br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünüz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
Bu kişisel tecrübelerimden mi kaynaklanıyor bilemiyorum ama sonuç olarak ifade etmek istediğim şey, derin bir keder, neredeyse bir çığlıktı. Bu tür olayların sona ermesi gerektiğine, bunları durdurmamız gerektiğine dair ve hepimizin durup bu dünyaya ne yaptığımıza bakamamız gerektiğine dair bir çığlık. Çünkü dünya bu haldeyse onu biz bu hale getirdik. Tesadüfen olmadı.<br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti?<br />
<br />
Hemen değil. Uzun bir süre bunu nasıl yapacağımı düşündüm. En baştan beri, Bosna'dan bahseden bir şeyler yapmak istediğimi biliyordum. Bu dehşete benzer bir şeyler yaşamış insanların, bu insanların başına gelenleri diğerlerinden daha iyi anlayacağını göstermek istiyordum. Benim için Bosna'daki en büyük trajedi 11 Temmuz 1995'de Srebrnica'da gerçekleşti. O günden beri her ayın 11'inde Srebrenica'daki kadınlar sokaklara dökülüyorlar. Çıkış noktam bu oldu.<br />
<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 9 saniye ve 1 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
Senaryo aşamasında çok fazla sorun çıkmadı. Bu sembolik süreye uygun olacak bir hikaye düşünmeye çalıştım. Başından beri bunun çok iyi bir fikir olduğunu düşünüyordum. Hala da öyle düşünüyorum ama tabi ki hikayenin uzatılabilecek ve kısaltılabilecek kendi zamanı ve ritmi olması gerektiğine de inanıyorum. Aslında en zor kısım kurguydu, çünkü çok az zamanım vardı ama sonuç olarak başarılı olduğumu düşünüyorum. Bu yüzden atmosfer üzerine kurulu bir film yaptım, bu benim hikayeye zarar vermeden zamanla oynamama izin verdi.<br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan filmlerini çektiler. Bu sizin için sorun oldu mu?<br />
<br />
İlk olarak bu gruba seçildiğim için çok gurur duydum çünkü gruptaki yönetmenler, en sevdiğim filmlerden biri olan The Ballad of Narayama'nın yönetmeni olan Imamura gibi gençliğimden beri hayran olduğum isimlerden oluşuyordu. Tabi ki çok gurur duydum, ama daha çok hikayeye odaklandım. Ben bizim, yönetmenlerin önemsiz olduğumuza inanıyorum, önemli olan filmdir<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç olabilir mi?<br />
<br />
Her zamanki gibi bu çift taraflı bir oyun; şahsen ben kendimi hem bir idealist hem de bir karamsar olarak görüyorum. İdealist olduğumu söylüyorum çünkü hala dünyayı değiştirebileceğimize inanıyorum. Buna inanmasam yapmış olduğum filmleri yapmazdım, buna eminim. Diğer yandan mecburen karamsarım çünkü biliyorum ki hiç bir şey sizin istediğiniz gibi olmaz, bu çok zor. Ama her zaman dediğim gibi bir kaç kişinin fikrini bile değiştirebilirseniz, bu bir başlangıçtır.<br />
<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Hayatımızda olan olayların öyle ya da böyle bizi etkilediğine inanıyorum. Okuduğum her kitap beni etkiliyor, dinlediğim her şarkı, başıma gelen her olay... Dünya durmadan değişiyor, biz de öyle ve şurası kesin ki New York'da meydana gelen olay gibi büyük bir olay istesek de istemesek de hayatlarımızı etkiliyor.<br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihi bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Evet, ama bu durumda neden? Bu yoğunlukta trajediler her gün gerçekleşmiyor ve bu durumda farklı olan, bu olayın gezegendeki en güçlü ülkede meydana gelmiş ve kullanılan yöntemlerin dünyanın görünüşünü değiştirmiş olması. Bu bağlamda, evet çok şey değişti. Uçakla seyahat edin, farkı göreceksiniz. Küçük, günlük detaylarda göreceksiniz. Parçalanma diyecek kadar ileri gitmeyeceğim, dünya daha büyük trajediler atlattı 1. ve 2. dünya savaşları örneğin, sonra dünya dönmeye devam etti, cehennem döngüsü yeniden başladı, her şey bir süre sakin gitti ve sonra ne yazık ki yeniden başladı.<br />
<br />
 <br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
<br />
Idrissa Ouedraogo - BURKİNA FASO<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz?<br />
<br />
Arkadaşlarım bana korkunç haberi verdiklerinde Paris'de bir kafedeydim. O anda kafam bir sürü soruyla doldu. "Bunu kim yaptı? Neden?" Sonra kendi kendime dünyanın tersine döndüğünü ve birşeyler yapmam gerektiğini düşündüm. Ama ne?<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
İlk olarak her zaman saygı duyduğum ünlü sanatçılarla aynı toplu projede yer almak benim için büyük bir onur. En önemlisi, 11 Eylül hakkında bir film yapmak benim için vicdanın yeniden doğuşuna kendimce katkıda bulunmanın ve her şeye rağmen umudun hala varolduğunu ifade etmenin bir yoluydu.<br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerinizi ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
Evet basın aracılığıyla ifade ettim.<br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünüz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
Ben Batı Afrika'dan, Burkina Faso'dan geliyorum. Bütün Afrika'lılar gibi ben de saldırılardaki vahşetten dolayı şok oldum. Onlar gibi, ben de ailelerin, kayıplarının ve bütün Amerikan halkının acısı paylaştım. Ayrıca (bütün Afrikalılar gibi) aynı dayanışma dalgasının sıtmadan, Aids'den, kuraklıktan ve kıtlıktan kurtulmuş bir Afrika yaratılması için ortaya çıkmasını bekliyorum.<br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti?<br />
<br />
Fikir aklıma çok çabuk geldi. Gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler arasındaki ilişkilerden doğan sorunlar uzun süredir aklımı kurcalıyordu.<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 9 saniye ve 1 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
Çok fazla kısa film çektim, sürenin kısıtlı olması bu yüzden hiç problem yaratmadı.<br />
<br />
Oyuncu ve teknik ekibin filme katkısı ne yöndeydi?<br />
<br />
Çok şanslıydım, teknisyenler ve oyuncular benim için bir aile gibiydi. Yaptığım işe sonuna kadar güvendiler.<br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan filmlerini çektiler. Bu sizin için sorun oldu mu?<br />
<br />
Her yönetmen açık bir zihinle ve "karşılaştırma" denemelerinden kurtulmuş ve daha pozitif ve etkili bir şekilde, dünyanın kendi köşesinde, kendi yaşadığı çevreye uygun bir şekilde 11 Eylül olaylarına tepkisini verdi. Bunun kolektif bir çalışma olması her yönetmeni kendi dilinde konuşmaya ve maksadında dürüst olmaya teşvik etti.<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç olabilir mi?<br />
<br />
Bizim için 11'09"01', dünyaya dair yeniden umut sahibi olmak ve milletler arası kalıcı köprüler kurmanın tek yolu olan kültürel farklılığın anlaşılmasını desteklemek hakkında. Sinema barışa tam da bu şekilde katkıda bulunabilir.<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Küresel boyuttaki her olayın hayatlarımıza etkisi vardır. Bu olaylar, geleceğin entellektüel ve sanatsal gelişiminin yönlenmesine güçlü etkileri olur.<br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihi bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Bu noktada kültür, milletler arası ilişkilerin gelişmesinde çok gerekli bir rol oynuyor. Sadece kültürel çeşitliliğin, fanatizm ve egemenliğe karşı koyabileceği çok açık.<br />
<br />
 <br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
Ken Loach - İNGİLTERE<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz?<br />
<br />
Midlands'da annemin evindeydim. Saldırının gözü karalığı ve korkunçluğu karşısında şaşkına dönmüştüm fakat, geçmişe dönüp baktığımda böyle bir saldırının kaçınılmaz olduğunu gördüm.<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
Bu olayların yorumları -bekleneceği üzere- baskın bir şekilde, politikacılara ve onların temsil ettiği kar anlayışına kölelik eden ve onlar tarafından yönlendirilen kitle iletişimi tarafından yapılıyordu. Başka sesler de gerekliydi.<br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerinizi ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
Direkt olarak değil.<br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünüz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
Filmin kendisi için konuşmasına izin vermeyi tercih ederim.<br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti?<br />
<br />
Şilili bir arkadaşla yaptığım alakasız bir konuşmadan sonra.<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 9 saniye ve 1 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
Televizyonunda benzer kalıpları empoze etme eğilimi var.<br />
<br />
Oyuncu ve teknik ekibin filme katkısı ne yöndeydi?<br />
<br />
Başrol oyuncusu için acı verici ama gerekli bir tecrübe olduğunu düşünüyorum.<br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan filmlerini çektiler. Bu sizin için sorun oldu mu?<br />
<br />
Neyseki katkıları dengelemek yapımcının görevi.<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç olabilir mi?<br />
<br />
Sinemanın, hangi türüyle olursa olsun gazetecilikten daha yansıtıcı olduğunu ve bu yüzden daha uzun süreli bir iletişim sağladığını düşünüyorum. Sinema daha büyük bir hareketin parçası olabilecek faydalı şeyler ortaya koyarak katkıda bulunabilir.<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Özellikle değil. Bu sarsıcı etkisi süren ve zaten bilinen bir olaydı.<br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihi bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Hayır. Bu Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon tarafında temsil edilen güce karşı sembolik bir saldırıydı. Bu güce karşı olan tepki pek çok şekilde ifade edilebilirdi. Amerikan Hükümeti, dünyanın her köşesinden düşmanlar kazanmadan, uzun zamandır davrandığı gibi davranmaya devam edemezdi.<br />
<br />
 <br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Alejandro Gonzalez Inarritu - MEKSİKA<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz?<br />
<br />
4 gündür Los Angeles'daydım yeni filmimin çekimlerine başlamıştım. Paradoksal bir biçimde, kendime ailemle birlikte yaşayacak güvenli bir yer arıyordum. Meksika'nın çocuk yetiştirilemeyecek kadar tehlikeli ve sert bir yer haline geldiğini düşünüyordum ki, Amerika'da bizi teröristler karşıladı. Sabah erken saatte Meksikalı asistanım aradı. Olan biteni, naklen seyrettim. Ellerim titriyordu. Kendimi iki üç gün boyunca televizyonun önünden alamadım.<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
Doğrusunu isterseniz, teklifi kabul etmek konusunda kararsızdım. Olay o derece büyük ve karmaşıktı ki kendimi bu olay hakkında konuşabilmek için olaya yeterli mesafede değilmişim gibi hissettim. Olaya sonsuz açıdan yaklaşmak mümkündü. Kurgusal herhangi bir şey çok hafif, çok yüzeysel kalacaktı. Daha sonra farkettim ki, politik veya felsefi bir tavır belirtmektense, inanılmaz değerdeki yönetmenlerle birlikte, o gün hissettiğim derin üzüntüyü, korkuyu ve karanlığı ifade edebilirdim. <br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerinizi ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
11 Eylül'ü takip eden günlerde oldukça karmaşık duygular içindeydim. Duygularımı dışarı vurmak için fotoğraf çektim. Fotoğraflarım o an için politik açıdan yıkıcı oldukları gerekçesiyle bir Amerikan dergisi tarafından yasaklatıldı. Kızdım, köpürdüm, hayal kırıklığına uğradım. Tek yapmak istediğim dikkati, tehlikelere, adaletsizliğe, ve Afganistan'da olan bitenin doğurduğu trajik sonuçlara çekmekti. Bu ülkede tekrar, tuhaf bir milliyetçilik doğdu. Çektiğim o fotoğraf serisine "Işıktan kör olmuş" adını verdim. Sizin de gördüğünüz üzere, bu kısa filmle de aynı şeyi yapmaya çalışıyorum. Güneş size yolunuzu gösterebilir, ancak ona çok fazla bakarsanız gözlerinizi kör de edebilir. <br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünüz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
Ben bu olayın politik yanının ötesinde, insan doğasının karanlık yönü ile ilgili kısmını anlatmak istedim. Bu olay Bush ve Osama'dan daha çok Cain ve Abel ile ilgili. Bu daha çok insanların kendilerine göre deforme ettikleri Tanrı kavramını kullanarak, arzu ve korkuları ile başa çıkmak üzere yaptıkları eylemlerle ilgili bir sorun. Bu hem batıda hem de doğuda olan bir şey. Bu fanatizm, kökten dincilik, ve Tanrı kelamını yanlış yorumlamakla ilgili. Tanrının ışığı yanlış yorumlandığında insanlara yol göstermekten çok onları kör ediyor. Kendimi 11 dakika boyunca süren politik bir vaaz ve retoriğin içine atmaktansa, o günün acısını çeken insanları anlatmayı tercih ettim. Bush ve Osama'nın terminolojilerini inceledeğinizde, oldukça ürkütücü bir sonuç ortaya çıkıyor. Her ikisi de, iyiyle kötüden, tanrı ile şeytandan bahsediyorlar ki tüm bu kavramlar son derece subjektif ve hassas konular. Sorun dünyanın her iki tarafı için de aynı. <br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti?<br />
<br />
Bu kısa film, benim için komünal bir deneyim; ülkemdeki Chamula kızılderilileriyle birlikte, o gün ölen masum insanlar için söylediğimiz kollektif bir duaydı. Chamulaların bu duaları bir nevi zikirdi. Bu duaları, o güne ait yaraları sarabilecek kendimden ve ülkemden bir hediye olarak gördüm. Bu hediye sadece Amerikan halkı için değil, bütün insanlık için, o gün orada olanlar ve ardından olmayan devam eden şeyler için aynı zamanda. Chamula'lar ışığa yalnızca karanlık ve acı dolu bir yoldan ulaşılabileceğini ancak bunu sadece gerçekle yüzleşebilen ve gözlerini kullanmayı bilenlerin başarabileceğini düşünürler. <br />
<br />
Sabaha karşı üçte karanlık odamda uyandım. Her yer kapkaraydı. Bu, 11 Eylül'le ilgili olarak hatırladığım görüntü ve hissin aynısıydı. Film boyunca kullandığım tek görüntü olan gökdelenden düşen insan imgesi, İkarus'un düşüşünü simgeliyordu. Düşenler sadece onlar değil, hepimizdik. Gökdelenin yıkılışı, her katındakilerin ayrı bir dil konuştuğu mitolojik kule Babil'in yıkılışını, küresel uygarlık denilen o romantik fikrin yok oluşunu temsil ediyordu.<br />
<br />
O gün gerçeğin, kurguyu öldürdüğünü düşündüm. Olayın hikayesi ve görüntüleri binlerce kez anlatılmıştı. Ben de bir film yapımcısı olarak, bir adım geri atmayı ve 11 dakikalık görsel bir sessizlikle olayı anmak istedim. Siyah ile acı ve ölüm simgelenirken, beyazla toparlanma ve iyileşme simgelendi. Bence ses, sessizlik ve müzik, sinemanın sadece bir kısmı olmasına rağmen oldukça güçlü bir öğe. Bu film sessiz sinemanın anti-tezi.<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 09 saniye ve 01 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
Bir öykü yaratıp, izleyiciye onu aktarmaktansa, insanları korkuları ve kendi görüntüleri ile yüzleştirmeyi seçtim. Bu sayede, insanlarda bir katarsis hissi yaratmak istedim. Ne tuhaf ki bunu yapmanın tek yolu görüntüyü kullanmamaktı. Benim için bir yönetmen olarak zor olan, sol elimi kullanmadan bir hikaye anlatıp, bir duygu yaratmaktı. Bu benim için zaman kısıtlamasından daha zorlu bir problemdi. Bu hikayenin daha önce anlatıldığını göstermek için, sadece iki renk ve dünyanın dört bir köşesinden yüzlerce farklı, gerçek ve korkutucu ses kullandım. Bu bir kısa film yapmak için oldukça ters ve soyut bir yoldu. Her zaman için kısa film çekmek, uzun metraj çekmekten zordur, ama bu içlerinde en zor olanıydı.<br />
<br />
Oyuncu ve teknik ekibin filme katkısı ne yöndeydi?<br />
<br />
Oyuncu kullanmadım, kamera kullanmadım, ekibim yoktu, senaryom yoktu, hiçbir şey yoktu. Sadece müzikle ilgili içgüdülerim ve kırmzılar giymiş bir adamın Dünya Ticaret Merkezi'nden düşüşünü gösteren görüntü bana bu zorlu yolculukta rehberlik etti. O adam benim ilham kaynağımdı çünkü düşerken ne düşündüğünü merak ediyordum. Düşen insanların görüntüsü kafama bir metefor olarak kazıdım: İkarus gibi düşen insanoğlu. Kendi bakış açımın geri planda tutup, seyircinin kensidini, o binanın içinde öngörülemeyeni bekleyen insanların yerine koymasını istedim. Filmin, sinema salonunda karanlık bir ekrana bakan seyirci için de, o binalarda ne olacağını bilemeyen kişiler kadar bilinmez bir deneyim olmasını istedim. <br />
<br />
Bir açıdan kendisi de bir terörist gibi davranan Amerikan basınının şizofrenik mesajlarını dinleyerek bir kaç gün geçirdim. Medya bu olayı seyreden ve dinleyen insanları terörize ediyordu. Bu yüzden bu filmi bir fragman hazırlar gibi hazırladım. Bu gerçeğin, hayatımızın fragmanıydı ve içindeki tüm sesler o gün içinde kaydedilmiş gerçek seslerdi. Buna karşın 11 Eylül'ü takip eden günlerde medya olayı içinde karakterler ve kahramanlar barındıran bir hikaye olarak satmaya başladı. Bu yüzden, makul bir hikaye anlatmadım. Olayı hatırladğım gibi aktarabileceğim bu çalışmayı yaptım. Esas kabus, bunu yapabilmek için ihtiyaç duyduğum 60 farklı sesle ilgili telif sorununu aşmaktı. Aynı zamanda Gustavo Santaolalla, Anibal Kerper, Martin Hernandezle tekrar çalışmak ve Osvaldo Golijov ve Kronos Dörtlüsü ile ilk kez çalışmak bu deneyimi tam ve zahmete değer kıldı. <br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan filmlerini çektiler. Bu sizin için sorun oldu mu?<br />
<br />
Yaşadığım endişeyi, siyah-beyaz soyut bir resim yapan ressamın, Rönesans resim müzesinde resminin sırıtıp sırıtmayacağı ile ilgili duyduğu kaygıya benzetebiliriz. Diğer yönetmenlerin yaptıkları ile ilgili hiçbirşey bilmiyordum ama sonuçta bu bilmeme durumu bana korkumdan arınmama olanak sağladı.<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç olabilir mi?<br />
<br />
Umarım. Ama maalesef bürokratlar, politikacılar ve iktidar sahibi olanlar bu tür filmlere gitmiyorlar. Buna karşın, dünyanın üzerinde çekilen filmlerin çoğu şu anki durumu yansıtıyor ki bence bu da oldukça gülünç bir sonuç yaratıyor.<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Sanırım evet. Bunun nasıl bir etki olacağını bilemiyorum ama besbelli ki dünyayı algılayaşımız, insanoğlunun geleceği ve davranışları 11 Eylül ile birlikte değişti. Bu değişiklikler elbette tüm film yapımcılarını da etkileyecektir.<br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihi bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Küreselleşme ile ilgili şu romantik düşünce, dünyanın küçük bir köye dönüşeceği fikri bu andan itibaren tamamen değişecek. Kanımca bir düzelme için dünya bu istikamette ilerlemeli. Ancak dipte insanlar kendi kültürlerine dönmeye başladılar, kendi dillerine,kendi geleneklerine, kendi ırklarına... Yeni bir çeşit ırkçılık, ötekinden korkma üzerine kurulu bir milliyetçilik doğdu.<br />
<br />
 <br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Amos Gitai - İSRAİL<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz?<br />
<br />
Toronto film festivalinden dönüyordum, Paris'teydim. Aslında 11'inde geri dönecektim ama Michel Popper bana 10'unda dönmemi tavsiye etti. Şimdi düşünüyorum da 10'unda dönmek oldukça iyi bir fikirmiş, sonuçta insanlar Toronto'da mahsur kaldılar. 11 Eylül günü Paris'e vardığımda hava alanında beni Laurent Truchot karşıladı ve Vespa'ya, Marin Karmitz ile randevumuza götürdü. "Kedma" için anlaşma imzalayacaktık. Anlaşma ile ilgili son detayları görüşürken, televizyonu açmamızı söylediler. İkiz kulelere saldırılar gösteriliyordu. Televizyon, bu şok edici gelişmeleri çeşitli açılardan göstermekten, tekrar tekrar göstermekten çekinmedi.<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
Bu oldukça zor ancak bir o kadar da keyifli bir projeydi. Sonuçta ben de zor şeyleri denemeyi severim. <br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerinizi ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
Hayır.<br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünüz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
Medyanın olaylara yaklaşımı. Bunları filme aktarmak: "Daha büyük, daha iyi."<br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti?<br />
<br />
Bir iki esgiz yeterli oldu.<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 9 saniye ve 1 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
Benim hoşuma gitti. Ana temayı belirleyip, konuyu belirli bir süreyle sınırlı tutmanın iyi bir yol olduğunu düşünüyorum. Ben, sonunda tek sahneden oluşan, 300 m'lik bir çekim yapmayı uygun gördüm.<br />
<br />
Oyuncu ve teknik ekibin filme katkısı ne yöndeydi?<br />
<br />
Çekim süreci, güzel ve heyecan vericiydi. Ekip, İsrail'in dramatik gerçeğini tek bir sahneye sıkıştırmak gibi zorlu bir görevi üstlenmenin keyfini çıkardı.<br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan filmlerini çektiler. Bu sizin için sorun oldu mu?<br />
<br />
Hayır, ancak konsepte bağlılık anlamında evet.<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç olabilir mi?<br />
<br />
Sinemanın içinde bulunduğumuz durumların dengesini bozabilecek bir gücü var. Bu olumlu bir rol ancak bunun, içinde yaşadığımız gerçekliği doğrudan değiştirebileceğini sanmıyorum.<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Evet, olabilir.<br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihi bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Mümkün ama bence bunu tarihçilere bırakalım da, onlar kendi teorilerini geliştirsinler.<br />
<br />
 <br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Mira Nair - HİNDİSTAN<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz?<br />
<br />
Toronto film festivalinde "Muson Düğünü" adlı filmimin basın gösterimine hazırlanıyordum. Çok şaşırdım, etkilendim. Daha sonra oyuncu arkadaşlarımla birlikte televizyon seyretmeye gittik.<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
New York'taki Güney Asya'lı birisinin gözünden, dünyada olup biten hakkındakı görüşlerimi sinemasal bir dille aktarabilme fırsatıydı. <br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerinizi ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
Hayır.<br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünüz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
11 Eylülden beri dünya üzerinde etkisi gittikçe daha fazla hissedilen İslam fobisini ortaya koyan bir film yapmak istiyordum.<br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti?<br />
<br />
Senaristim öyküyü bir gazete haberinden buldu.<br />
<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 9 saniye ve 1 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
Bence zaman kısıtlaması, biçimci bir fransız saçmalığından ibaret.<br />
<br />
Oyuncu ve teknik ekibin filme katkısı ne yöndeydi?<br />
<br />
Özel ve zorlu bir deneyimdi. Gerçek karakterlerle, onları oynayan oyuncuların yan yana olması bizde güçlü bir gerçeklik hissi yarattı.<br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan filmlerini çektiler. Bu sizin için sorun oldu mu?<br />
<br />
Ben bu çalışmayı kollektif bir süreç olarak değerlendirmiyorum. Diğer yönetmenlerin tümüne derin bir saygım var ve filmleri hakkında mutlu bir merak içindeyim.<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç olabilir mi?<br />
<br />
Sinema yaşadığımız dünyanın olmalı. Bu fenomen, provoke etmek, neşelendirmek, insanları harekete geçirmek ve uyudukları derin uykudan uyandırmak için kullanılmalı.<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Evet.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihi bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Evet.<br />
<br />
 <br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Sean Penn - A.B.D.<br />
<br />
10 Eylül 2001 gecesini arkadaşlarımla, Los Angeles'da bir otel odasında geçirdim. Aksam 11:00'le sabah 04:00 arasında, tuhaf bir şekilde uluslararası terörizm üzerine hararetli bir tartışmada bulunduk. Ertesi gün, benimkinden daha düzgün bir gece geçirmiş olan bir arkadaşım, bana telefon açtığında içinde bulunduğum durum uyuklamaktan çok sızmışlıktı. Arkadaşım televizyonu açmamı söyledi. Söylediklerini dinlemeden yüzüne kapatıp, uyumaya devam ettim. Sabah saat 10:00'da bir provoya yetişmek üzere aceleyle stüdyoya koştum. Biraz geç kaldığım için radyoyu açmadan doğruca yola konsantre oldum. Stüdyo girişine geldiğimde kapıdaki görevliler orada ne işim olduğunu sordular. 11 nolu stüdyoda provam olduğunu söyledim. "Bugün yok", "olmayacak" gibi şeyler söyleyip başka bir açıklama yapmadan beni geri çevirdiler. Otele dönerken, yolda radyoyu açıp korkunç haberi aldım. O sırada her iki kule de yıkılmış, Pentagon vurulmuş, 93 numaralı uçak düşmüştü. Otele dönüp, televizyonu açıp, bu korkunç günü sindirmeye çalıştım. <br />
<br />
Gözlerimi kapatıp, tüm bu olanlarla ilgili bir rüya, bir fikir, bir şiir üretmem istendiğinde, bunun hissettiklerimi ifade etmek adına mükemmel bir fırsat olduğunu düşündüm. Çekimlere başlamadan önce, bir sanatçı olarak dünyanın şu an içinde bulunduğu durum hakkında durup düşünmemiz gerektiğini farkettim. 11 Eylül'den sonra bu konuyla ilgilenmeyen ve dünyanın yeni haliyle ilgili olmayan bir filmimi iptal ettim. Derin bir nefes alıp, bu yeni dünya üzerinde zorunluluklarımızın ne olduğunu anlamaya başlamak istiyordum.<br />
<br />
O gün olan olaylar, trajik oldukları kadar medya ve toplum tarafından da ön plana çıkarıldılar. Sanırım tüm bu olanlar sırasında, sadece o gün olan korkunç olayları değil, sarhoş bir sürücü yüzünden oğlunu kaybeden anneyi, aşırı dozdan ölen bir çocuğu, cinayete giden bir kızı veya hastalik yüzünden kaybedilen bir babanın acısını da anımasadık. Ölüm ve kayip her gün yaşanan şeyler ve bunları acı takip ediyor. Sorun, bugünle barışık olabilmek ve yarının daha iyi olacağına inanabilmektir.<br />
<br />
<br />
Shohei Imamura - JAPONYA<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz ?<br />
<br />
Evdeydim. Terörizmin, dünyadaki en güçlü ülkeyi bile vurabileceği gerçeğiyle sarsıldım.<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
Bush savaş ilan etti. Sanırım bu uzun bir savaş olacak.<br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerini ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
Hayır. Kütüphaneden, "2000 yılında İslam" adında bir kitap aldım ama kitap çok uzun ve ağırdı. Yarısını bile bitiremedim.<br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünürz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
Bush, Amerikan bayrağının önüne geçerek ülkesine olan sevgisini açıklayıp, halkından mill dayanışma içinde olmalarını istedi. Bu görüntü bana nedense abartılı geldi.<br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti?<br />
<br />
Masuji Ibuse şiirlerinden oluşan bir seçkiyi okuyordum. Kitapta, Tou Fou'dan çeviri bir şiir de vardı ve şiir beni gerçekten çok etkiledi. Şiir kısa ve vurucuydu. Şiiri okur okumaz, Daisuke Tengan'a şiiri temel alan bir senaryo yazmasını söyledim.<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 9 saniye ve 1 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
11 dakika çok kısa bir zaman. Bu süre için de çalışmak epeyce zor oldu. Benim filmlerim diyaloglar üzerine kuruludur. Bu yüzden uzun metraj çalışmayı seviyorum. <br />
<br />
Oyuncu ve teknik ekibin filme katkısından ve çekim sürecinden bahsedebilir misiniz? <br />
<br />
Ken Ogata'dan Tou Fou'nun şiirini okumasını istedim. Nijiko Kiyokawa komedyenlikten gelmiş ve yeteneği herkesçe bilinen bir oyuncu. Onu seçmemdeki ana sebep, hikayenin ilk versiyonunda daha ön planda olan büyükannenin, yılan gibi davranan torununa gösterdiği yakınlığı aktarabilecek sıcaklığa sahip olmasıydı. Ancak, maalesef Nijiko çekimler başlamadan hemen önce hastalandı ve çok geçmeden onu kaybettik. Yerine başka birini blmak zorunda kaldım. Oldukça talihsiz bir durumdu. <br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan filmlerini çektiler. Bu sizin için sorun oldu mu? <br />
<br />
Hayır bu benim için sorun olmadı. Filmin farklı ülkelerden, farklı düşünceleri yansıtacak olmasından memnundum.<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç olma görevini üstlenebilir mi?<br />
<br />
Barışı sağlayacak bir araç? Bu bana pek olası gelmiyor.<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Bu filmi çekerken, filme kafa yormaktan 11 Eylül olaylarını düşünmeye fırsat bulamadım. Genellikle filmlerim 150 sahne içerir, bu sefer 15 sahne ile bir film çıkarmaya çalıştım.<br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihin içinde bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Fransız ve Rus devrimi gibi bir dönüm noktası mı? Hiç sanmıyorum.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kuleler yıkılırken siz neredeydiniz?<br />
<br />
Yapımcı Alain Brigand uluslararası üne sahip 11 yönetmeni kendi kültürlerine, anılarına, hikayelerine ve dillerine bakmaya ve 11 Eylül olayları ve etkileri hakkında 11 dakika, 9 saniye 1 kare süren -11'9"1- bir çekmeye davet etti. 11 usta yönetmen 11 Eylül ile ilgili soruları yanıtladılar... <br />
<br />
<br />
Samira Makhmalbaf<br />
Claude Lelouch<br />
Yusuf Şahin<br />
Danis Tanovic<br />
Idrissa Oudregga<br />
Ken Loach<br />
Alejandro Gonzalez Inarritu<br />
Amos Gitai<br />
Mira Nair<br />
Sean Penn<br />
Shohei Imamura<br />
<br />
Samira Makhmalbaf - İRAN<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz?<br />
<br />
Televizyonda ikiz kulelerin yıkılışını ilk izlediğimde, gördüklerime inanamadım. Önce, özel efektlerle dolu bir film sandım, sonra birdenbire farkettim ki görüntüler gerçekti. New York'ta ki arkadaşlarım aklıma geldi. Bir ay boyunca orada kalmıştım ve kentte pek çok arkadaşım vardı. Bir kaç saat sonra, Amerika'nın Afganistan'ı vurmak istediğini duyunca bir ay önce İran-Afganistan sınırında fotoğraflarını çektiğim kadın ve çocuklar aklıma geldi. Onlarla da bir ay geçirmiştim. Bu yüzden çifte bir gerginlik yaşadım, hem Amerika'da, hem de Afganistan'da dostlarım vardı.<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
11 Eylül evrensel bir vaka. Küreselleşme sayesinde olayın anında dünyanın dört bir tarafına iletilebilmesini de bu vakanın bir parçası. Her ne kadar Afganistan'da son 20 yılda ikibuçuk milyon insan savaş ve kıtlık nedeniyle öldülerse de, bu gerçek, görüntüler canlı olarak yayınlanmadığı için unutuldu. Bu görüntüleri gördükten sonra, görselliğin gücünü bir kez daha farkettim. Farkettim ki, küreselleşme için görsel medyayı kullanma gücü herşeyden daha önemli. Eğer haberler, radyo aracılığıyla, görüntüsüz olarak verilseydi, kimse olanlara inanmazdı. Olayı farklı açılar ve perspektiflerden değerlendirebilmek için ve görüntünün üzerimizde yarattığı monoloğu, diyaloğa dönüştürebilmek için, farklı kültürlerden insanların bir araya gelmesi gerekiyordu. <br />
<br />
Tek boyutlu gerçeklik, gerçeğin tamamını kapsamaz. Bu tarz tek boyutlu gerçeklikler insanlığın içindeki uyumu bozup, yanlış anlamaları artıyor. Gerçek kişilerin bakış açılarından bağımsızdır. Evrensel gerçeklikten bahsettiğimizde de olaylara küresel bir bakış açısıyla yaklaşmalıyız. Her ne kadar bu bir kısa film olsa ve beni konuyla ilgili uzun metrajlı bir çalışma yapmaktan alıkoysa da, böyle görsel bir diyaloğa katılmanın insaniyet adına önemli bir çaba olduğunu düşünüyorum.<br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerinizi ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
Filmlerin dolayısıyla pek çok festivale katıldım. Pek çok ülkede bulunma fırsatı buldum. Olayların öncesinde de, Afganistan gibi yoksul ülkelerle, refah düzeyi yüksek, gelişmiş ülkeler arasındaki ervensel çelişki üzerine bir film yapmayı düşünüyordum. 11 Eylül, bana bu küresel ikilem üzerinde düşünülmesi gerektiğini bir kez daha hatırlattı.<br />
<br />
Pek çok insan 11 Eylül hakkında konuşuyor ama pek azı gelişmiş ve yoksul ülkelerin arasındaki farka değinen böylesi etkinliklere katılıyor. Yoksullar kendi yoksullukları içinde boğuluyorlar, zenginlerse kendi zenginliklerinin içinde. Kimse bu farkın; sıcak iklimle soğuk iklim arasındaki bu derin farkın, güçlü bir fırtına yaratabileceğini düşünmüyor.<br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünüz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
Doğulu bir kızın, batıda olan olaylar yüzünden karşı karşıya kaldığı tehditleri göstermek istedim. Doğulu bir kızın, oradaki hayat hakkında tamamen habersiz olabileceğini göstermek istedim. Doğuda yaşayan bir kızın, batıda olan bir olay yüzünden hayatı değişebiliyor. Batıda yaratılan bir fırtına, doğudakileri vurabiliyor.<br />
<br />
Batıdaki bir şehirde yıkılan iki kulenin, doğudaki pek çok şehirde yıkıma yol açabildiğini anlatmak istedim. Kulelerin yıkımında hiçbir rolü olmayan, hatta o kulelerin varlığından bile haberdar olmayan insanların bu olay nedeniyle yerlerinden yurtlarından olabildiklerini göstermek istedim.<br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti? <br />
<br />
O kulelerin yıkılışını gördükten ve Amerika Afganistan'ı bombaladıktan sonra New York'taki arkadaşlarımın iyi olduğunu öğrendim ve Afganistan'a gidip, çabalarım ne kadar kişisel ve etkisiz olucak olursa olsun, Afgan çocuklarına yardım etmek istedim. Afganistan'a gittiğimde Amerikan bombardımanı sürüyordu. Bir süre sonra kullanımı yıllardır yasak olan sinemaların açıldığını ve çalışmaya başladıklarını gördüm. Bu beni çok mutlu etti ve bu filmi yapmaya karar verdim.<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 9 saniye ve 1 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
Bir anne nasıl doğuracağı çocuğun tam olarak boyunu ve kilosunu bilemezse, bir yönetmen de çekeceği filmin uzunluğuna önceden tam olarak karar veremez. Elbette bazı standartlar var. Uzun metraj bir filmin 70 ile 120 dakika olacağını bilirsiniz ancak filmin öncesinde dakika, saniye ve kareyi belirlemek çok zordur. Bu yeni bir ayakkabı yapıp, ayakkabıları giyecek adamın ayaklarını ayakkabıya sığdırmak giydirmek gibi bir şey.<br />
<br />
Filmle ilgili sadece iki kısıtlama vardı. Film, 11 eylül olayları ile ilgili olacaktı ve süresi 11 dakika, 9 saniye ve 1 kare olacaktı. Düşüncelerimi, sınırları önceden belirlenmiş bu potaya öyle bir dökmeliydim ki, tek bir damla bile dışarı düşüp kaybolmamalı, tek bir ekstra damlaya bile yer kalmamalıydı. Bu durum, bana şiirlerini rubailer şeklinde yazan şairleri anımsattı. <br />
<br />
Bu filme dönecek olursak, "11 dakika 09 saniye ve 1 kare" bir metefordu ve bu metafor filmin doğasının bir parçası haline geldi. Filmden pek çok şeyi çıkarmak ve pek çok detayı değiştirmek zorunda kaldım. Zaman kısıtlamasına uyma zorunluluğunun baskısı ve bu durumun kendi içinde bir takım zorlukları vardı.<br />
<br />
<br />
Oyuncu ve teknik ekibin filme katkısından ve çekim sürecinden bahsedebilir misiniz? <br />
<br />
Kameranın çalışmaya başlaması, makineli bir tüfeğin gerçekliğe ateş etmesine benziyor. Kamera arkasının ve çekim araçlarının önemini azalttığımız ölçüde gerçekliğe erişme beklentimiz de artıyor.<br />
<br />
Eğer bu filmin kamera arkasını seyretme fırsatınız olsa, küçük bir kızın tüm o ekipman ve ekibin arasında, setin hazırlanmasını bekleyişine ve rolünü olabildiğine gerçekçi bir şekilde oynamaya çalışışına tanık olurdunuz. Diyebilirim ki, kamera ve teknip ekipman, gerçekliğe saniyede 24 kurşun atıyor. <br />
<br />
Yönetmen filmin ruhunu, bizim gibi bu tekniklere aşina insanlara değil, 7 yaşındaki bir çocuğun ellerine bırakıyor. Eğer teknik ekip, halkın arasından seçilmiş sıradan insanlar olan oyuncuları ezmeye kalkarsa, göreceğiniz fabrikasyon bir üretim olur, hayatın şiiri değil.<br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan çalıştılar. Bu sizin için sorun oldu mu? <br />
<br />
Yönetmenlerin birbirlerinin yaptığı filmleri bilmemeleri, filmdeki çok seslilik hissini güçlendiriyor. Film çekerken, oyuncuların senaryoyu okuyup diğer oyuncuların tepkilerini öğrenmelerini istemem. Konuşmalar, gerçek hayattakine benzemelidir. Oyuncular karşı tarafın ne söyleyeceğini bilmezler. Pek çoğu, çekilecek bir sonraki sahneyi bile bilmezler. Bu ortak çalışmanın yapımcıları da, 11 yönetmenin çektiği ve kendi içinde bir harmonisi olan ve sonuçta bu birlikteliğin tek bir bakış açısı doğurduğu bir film yaratmak istediler.<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç görevini üstlenebilir mi?<br />
<br />
Dünya üzerinde egemen güçler, tek bir fikri uydu araclığıyla dünyanın dört bir yanına yolluyor. Bu filmde ise farklı fikirler, tek bir etkileşim aracı ile dünyaya sunuluyor. Dünyanın dört bir yanından sesler duyabiliriz. Her ne kadar bu sesler, uydulaın yarattığı parazitler yüzünden net duyulamasa da, şurası kesin ki, gelecek kuşaklar bu seslerin yarattığı müzikle dans etmeye ve aradaki 'es'lerde durup daha derin düşünmeye devam edecekler. <br />
<br />
11'09''01 gibi bir filmin, BBC veya CNN yayınları gibi düya üzerinde, bir gecede büyük bir etki yaratmaları bekliyor değilim. Ancak tıpkı Einstein'ın, atom teorisine getirdiği yenilikler gibi, filmin de toplumun bakış açısını zamanla ve keskin bir biçimde değiştireceğini düşünüyorum. <br />
<br />
Eğer savaş kavramı, sabit fikir ve monolog üzerine kuruluysa; barış, fikirlerin çeşitliliği ve bu fikirlerin diyaloğunu araç olarak kullanmalı. Şunu unutmamalıyız ki, ne zaman insanoğlunun ağzı kapatılıp, konuşması engellense; silahlar konuşmaya başlar.<br />
<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Çekilen her film, yönetmeninde önemli bir iz bırakır. Derinlerdeki anılarımız, hayata dair tecrübelerimizle doludur ve her yeni film benim için yeni bir hayat tecrübesidir. <br />
<br />
Bu durum seyirci için de pek farklı sayılmaz. Çekimleri 11 gün süren "Elma"yı yaparken, 11 yıl boyunca doğu kadınının esaretini yaşamış gibi hissetmiştim. "Karatahta"yı yaparken, yıllarca o dağlarda gezinmiş gibi hissetmiştim. <br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihi bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Küreselleşme sorununu ne zaman düşünsem aklıma, iletişim araçlarının gelişimi ve bu araçların sundukları imkanlar geliyor. Bu, bir gün tüm ülkelerin aynı hayat standartlarında, adil ve eşit bir şekilde yaşacakları anlamına mı geliyor? Farklı ülkelerde bulunup, Afganistan ve gelişmiş ülkelerin arasındaki farkı gördükçe aradaki fark beni hayrete düşürdü. <br />
<br />
Çöken binaları, canlı olarak televizyonda izlediğimde, bunun kısa bir süreliğine olsa da, tüm insanlık için çökenin kendi evleri olduklarını düşünebilecekleri ve kendilerini başkalarının yerine koyabilecekleri özel bir an olduğunu düşündüm. Şunu sormak zorundayım, neden dünya üzerinde, kimsenin yaşayanların acıları ve çektiklerini bilmedikleri, Afganistan diye bir devlet var ki?<br />
<br />
Hala bu koca dünya üzerinde pek çok ülke sanki hiç yokmuşlarmış gibi, duyulmadan ve görülmeden yaşıyor. Tüm küreselleşme trendlerine karşın, dünya üzerinde hala hiçkimsenin bilmediği ve içinde yaşayanlar için sinema denilen şeyin gerçek dışı olduğu yerler var. <br />
<br />
Görünen o ki, televizyonda gösterilmeyen hiçbirşey gerçek sayılmıyor. Zengin devletler, ancak kendi çıkarları tehlikeye düştüğünde yoksul ülkeleri dikkate alıyorlar. Ancak o zaman tüm devletler ve medya bu konuya önem veriyor.<br />
<br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
Claude Lelouch - FRANSA<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz?<br />
<br />
Oğlum beni arayıp televizyonu açmamı söylediğinde, son filmimin çekimlerinin tam ortasındaydım. Kabustan uyanıp film çekimlerine geri dönebilmem günler aldı.<br />
<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
Sorgulamadığım şeyler var. Eğer 11 Eylül olayları bir yönetmeni harekete geçiremiyorsa, ne geçirir bilemiyorum.<br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerinizi ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
Tabiki bunu göz önünde bulundurdum ama bu düşünce çok müstehcendi. Ve bu konuda düşünmeyi bıraktım.<br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünüz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
Bu olayların medyada yansıtılmasından o kadar etkilenmiştim ki, kendime dünya üzerinde bu olaydan haberi olmayan tek bir kişi kalmış mıdır diye sordum.<br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti?<br />
<br />
Teklifi aldıktan sonra, düşünmeye ihtiyacım olduğunda genelde yaptığım gibi koşuya çıktım. Boulogne ormanında konuşmaya dalmış sağır-dilsiz bir çiftle karşılaştım. "Une Fille et des Fusils" den beri bu sessiz dünyaya hayranlık duyuyorum. Neden ölenlerin anısına hürmeten 11 dakikalık sessizlik olmasın diye düşündüm.<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 9 saniye ve 1 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
Beklenen özellikleri yakalamak için uzatıp kısaltabileceğim bir sahne vardı filmde.<br />
<br />
Oyuncu ve teknik ekibin filme katkısı ne yöndeydi?<br />
<br />
Dünya savaşına hazırlanan askerler gibi... Ama içlerinde iyi bir ruhla.<br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan filmlerini çektiler. Bu sizin için sorun oldu mu?<br />
<br />
Diğer hikayeleri bilseydim çalışırken tedirgin olurdum. Çünkü seçildiklerini bildiğim bütün yönetmenler benim sinematik görüşüme göre yüksek yerlerdeler. İzleyici olduğunuzda bile kollektif bir filmi izole bir şekilde yapmak insana pek çok avantaj sağlıyor.<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç olabilir mi?<br />
<br />
Ben hep dünyanın hafızasının sinemanın doğumuyla başladığını düşünmüşümdür. Ne zaman toplama kamplarından görüntüler görsem, bir daha asla kimsenin böyle bir şey yapmaya cesaret edemeyeceğini düşünürüm. Bu yüzden 11 Eylül'e benzer bir olayın asla tekrarlanmayacağını umuyorum.<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Şüphesiz ki, bilinçaltından etkileri olacak.<br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihi bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Bize önemsiz de gelseler hayattaki her olayın öncesi ve sonrası vardır.<br />
<br />
 <br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
Yusuf Şahin - Mısır<br />
<br />
Eğitimimi 18 yaşında aşkın ilk sarsıntılarını hissettiğim California'da aldım. Erkek yurdu yöneticisi olan Thea adında bir kadınla ile bekaretimi kaybettim. Her ne kadar geç de olsa, şimdi filmlerim Amerika'nın bütün prestijli üniversitelerinde gösterildiği doğru. Dürüst olalım hangimiz, Fred Astaire'in zerafeti ya da Cyd Charisse'in bacakları ile baştan çıkmadı? Sonra adaletsizlik, çifte standart ve bildirilen düşmana karşı açıklanamaz bir değişim başladı. Rüyasının hiç bir ceza görmeden defalarca mahvedildiğini izleyen tutkulu bir Amerika aşığının aldatılmış ve kızgın hissetmesine kim bir şaşırabilir?<br />
<br />
 <br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
Danis Tanovic - BOSNA-HERSEK<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz?<br />
<br />
Paris ve Bordo arasında bir uçaktaydım. Çok şaşırdım ve üzüldüm. İki his arasında gidip geldim. Önce şaşırdım sonra, derin bir üzüntü duydum.<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
Pek çok sebebi var. İlk olarak her sanatçının kendi zamanının sorunlarına tepki vermesi gerektiğini düşünüyorum. New York'da olan olay çok ciddiydi, buna tepki vermenin bir şekilde bizim görevimiz olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Saraybosna'dayken ne zaman orada olanlar hakkında konuşan birilerini görsem, olayların unutulmadığını görmek için yanıp tutuşuyordum. Filmimi bu fikir üzerine kurdum, insanların olayları unutabilirliği üzerine. Çünkü dünyada olanları çok kolay ve çok çabuk unuttuğumuzu düşünüyorum, Bosna'dan, Çeçenya'dan ve Ruanda'dan bahsediyorum. Bu olaylar bir kaç gün gazetelerin ilk sayfalarında yer aldılar ve sonra unutuldular.<br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerinizi ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
Duygularımı ropörtajlarda tabi ki dile getiriyorum. Fakat bir sanatçı olarak herşeyle ilişkinizde bir mesafe olması gerekiyor. Mesafe şart. Çok yaklaştığınız takdirde, olayları net bir şekilde göremezsiniz. Bu olayları düşündüysem bile onları bir filmde yorumlamayı düşünmemiştim.<br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünüz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
Bu kişisel tecrübelerimden mi kaynaklanıyor bilemiyorum ama sonuç olarak ifade etmek istediğim şey, derin bir keder, neredeyse bir çığlıktı. Bu tür olayların sona ermesi gerektiğine, bunları durdurmamız gerektiğine dair ve hepimizin durup bu dünyaya ne yaptığımıza bakamamız gerektiğine dair bir çığlık. Çünkü dünya bu haldeyse onu biz bu hale getirdik. Tesadüfen olmadı.<br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti?<br />
<br />
Hemen değil. Uzun bir süre bunu nasıl yapacağımı düşündüm. En baştan beri, Bosna'dan bahseden bir şeyler yapmak istediğimi biliyordum. Bu dehşete benzer bir şeyler yaşamış insanların, bu insanların başına gelenleri diğerlerinden daha iyi anlayacağını göstermek istiyordum. Benim için Bosna'daki en büyük trajedi 11 Temmuz 1995'de Srebrnica'da gerçekleşti. O günden beri her ayın 11'inde Srebrenica'daki kadınlar sokaklara dökülüyorlar. Çıkış noktam bu oldu.<br />
<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 9 saniye ve 1 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
Senaryo aşamasında çok fazla sorun çıkmadı. Bu sembolik süreye uygun olacak bir hikaye düşünmeye çalıştım. Başından beri bunun çok iyi bir fikir olduğunu düşünüyordum. Hala da öyle düşünüyorum ama tabi ki hikayenin uzatılabilecek ve kısaltılabilecek kendi zamanı ve ritmi olması gerektiğine de inanıyorum. Aslında en zor kısım kurguydu, çünkü çok az zamanım vardı ama sonuç olarak başarılı olduğumu düşünüyorum. Bu yüzden atmosfer üzerine kurulu bir film yaptım, bu benim hikayeye zarar vermeden zamanla oynamama izin verdi.<br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan filmlerini çektiler. Bu sizin için sorun oldu mu?<br />
<br />
İlk olarak bu gruba seçildiğim için çok gurur duydum çünkü gruptaki yönetmenler, en sevdiğim filmlerden biri olan The Ballad of Narayama'nın yönetmeni olan Imamura gibi gençliğimden beri hayran olduğum isimlerden oluşuyordu. Tabi ki çok gurur duydum, ama daha çok hikayeye odaklandım. Ben bizim, yönetmenlerin önemsiz olduğumuza inanıyorum, önemli olan filmdir<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç olabilir mi?<br />
<br />
Her zamanki gibi bu çift taraflı bir oyun; şahsen ben kendimi hem bir idealist hem de bir karamsar olarak görüyorum. İdealist olduğumu söylüyorum çünkü hala dünyayı değiştirebileceğimize inanıyorum. Buna inanmasam yapmış olduğum filmleri yapmazdım, buna eminim. Diğer yandan mecburen karamsarım çünkü biliyorum ki hiç bir şey sizin istediğiniz gibi olmaz, bu çok zor. Ama her zaman dediğim gibi bir kaç kişinin fikrini bile değiştirebilirseniz, bu bir başlangıçtır.<br />
<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Hayatımızda olan olayların öyle ya da böyle bizi etkilediğine inanıyorum. Okuduğum her kitap beni etkiliyor, dinlediğim her şarkı, başıma gelen her olay... Dünya durmadan değişiyor, biz de öyle ve şurası kesin ki New York'da meydana gelen olay gibi büyük bir olay istesek de istemesek de hayatlarımızı etkiliyor.<br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihi bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Evet, ama bu durumda neden? Bu yoğunlukta trajediler her gün gerçekleşmiyor ve bu durumda farklı olan, bu olayın gezegendeki en güçlü ülkede meydana gelmiş ve kullanılan yöntemlerin dünyanın görünüşünü değiştirmiş olması. Bu bağlamda, evet çok şey değişti. Uçakla seyahat edin, farkı göreceksiniz. Küçük, günlük detaylarda göreceksiniz. Parçalanma diyecek kadar ileri gitmeyeceğim, dünya daha büyük trajediler atlattı 1. ve 2. dünya savaşları örneğin, sonra dünya dönmeye devam etti, cehennem döngüsü yeniden başladı, her şey bir süre sakin gitti ve sonra ne yazık ki yeniden başladı.<br />
<br />
 <br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
<br />
Idrissa Ouedraogo - BURKİNA FASO<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz?<br />
<br />
Arkadaşlarım bana korkunç haberi verdiklerinde Paris'de bir kafedeydim. O anda kafam bir sürü soruyla doldu. "Bunu kim yaptı? Neden?" Sonra kendi kendime dünyanın tersine döndüğünü ve birşeyler yapmam gerektiğini düşündüm. Ama ne?<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
İlk olarak her zaman saygı duyduğum ünlü sanatçılarla aynı toplu projede yer almak benim için büyük bir onur. En önemlisi, 11 Eylül hakkında bir film yapmak benim için vicdanın yeniden doğuşuna kendimce katkıda bulunmanın ve her şeye rağmen umudun hala varolduğunu ifade etmenin bir yoluydu.<br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerinizi ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
Evet basın aracılığıyla ifade ettim.<br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünüz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
Ben Batı Afrika'dan, Burkina Faso'dan geliyorum. Bütün Afrika'lılar gibi ben de saldırılardaki vahşetten dolayı şok oldum. Onlar gibi, ben de ailelerin, kayıplarının ve bütün Amerikan halkının acısı paylaştım. Ayrıca (bütün Afrikalılar gibi) aynı dayanışma dalgasının sıtmadan, Aids'den, kuraklıktan ve kıtlıktan kurtulmuş bir Afrika yaratılması için ortaya çıkmasını bekliyorum.<br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti?<br />
<br />
Fikir aklıma çok çabuk geldi. Gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler arasındaki ilişkilerden doğan sorunlar uzun süredir aklımı kurcalıyordu.<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 9 saniye ve 1 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
Çok fazla kısa film çektim, sürenin kısıtlı olması bu yüzden hiç problem yaratmadı.<br />
<br />
Oyuncu ve teknik ekibin filme katkısı ne yöndeydi?<br />
<br />
Çok şanslıydım, teknisyenler ve oyuncular benim için bir aile gibiydi. Yaptığım işe sonuna kadar güvendiler.<br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan filmlerini çektiler. Bu sizin için sorun oldu mu?<br />
<br />
Her yönetmen açık bir zihinle ve "karşılaştırma" denemelerinden kurtulmuş ve daha pozitif ve etkili bir şekilde, dünyanın kendi köşesinde, kendi yaşadığı çevreye uygun bir şekilde 11 Eylül olaylarına tepkisini verdi. Bunun kolektif bir çalışma olması her yönetmeni kendi dilinde konuşmaya ve maksadında dürüst olmaya teşvik etti.<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç olabilir mi?<br />
<br />
Bizim için 11'09"01', dünyaya dair yeniden umut sahibi olmak ve milletler arası kalıcı köprüler kurmanın tek yolu olan kültürel farklılığın anlaşılmasını desteklemek hakkında. Sinema barışa tam da bu şekilde katkıda bulunabilir.<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Küresel boyuttaki her olayın hayatlarımıza etkisi vardır. Bu olaylar, geleceğin entellektüel ve sanatsal gelişiminin yönlenmesine güçlü etkileri olur.<br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihi bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Bu noktada kültür, milletler arası ilişkilerin gelişmesinde çok gerekli bir rol oynuyor. Sadece kültürel çeşitliliğin, fanatizm ve egemenliğe karşı koyabileceği çok açık.<br />
<br />
 <br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
Ken Loach - İNGİLTERE<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz?<br />
<br />
Midlands'da annemin evindeydim. Saldırının gözü karalığı ve korkunçluğu karşısında şaşkına dönmüştüm fakat, geçmişe dönüp baktığımda böyle bir saldırının kaçınılmaz olduğunu gördüm.<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
Bu olayların yorumları -bekleneceği üzere- baskın bir şekilde, politikacılara ve onların temsil ettiği kar anlayışına kölelik eden ve onlar tarafından yönlendirilen kitle iletişimi tarafından yapılıyordu. Başka sesler de gerekliydi.<br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerinizi ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
Direkt olarak değil.<br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünüz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
Filmin kendisi için konuşmasına izin vermeyi tercih ederim.<br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti?<br />
<br />
Şilili bir arkadaşla yaptığım alakasız bir konuşmadan sonra.<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 9 saniye ve 1 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
Televizyonunda benzer kalıpları empoze etme eğilimi var.<br />
<br />
Oyuncu ve teknik ekibin filme katkısı ne yöndeydi?<br />
<br />
Başrol oyuncusu için acı verici ama gerekli bir tecrübe olduğunu düşünüyorum.<br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan filmlerini çektiler. Bu sizin için sorun oldu mu?<br />
<br />
Neyseki katkıları dengelemek yapımcının görevi.<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç olabilir mi?<br />
<br />
Sinemanın, hangi türüyle olursa olsun gazetecilikten daha yansıtıcı olduğunu ve bu yüzden daha uzun süreli bir iletişim sağladığını düşünüyorum. Sinema daha büyük bir hareketin parçası olabilecek faydalı şeyler ortaya koyarak katkıda bulunabilir.<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Özellikle değil. Bu sarsıcı etkisi süren ve zaten bilinen bir olaydı.<br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihi bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Hayır. Bu Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon tarafında temsil edilen güce karşı sembolik bir saldırıydı. Bu güce karşı olan tepki pek çok şekilde ifade edilebilirdi. Amerikan Hükümeti, dünyanın her köşesinden düşmanlar kazanmadan, uzun zamandır davrandığı gibi davranmaya devam edemezdi.<br />
<br />
 <br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Alejandro Gonzalez Inarritu - MEKSİKA<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz?<br />
<br />
4 gündür Los Angeles'daydım yeni filmimin çekimlerine başlamıştım. Paradoksal bir biçimde, kendime ailemle birlikte yaşayacak güvenli bir yer arıyordum. Meksika'nın çocuk yetiştirilemeyecek kadar tehlikeli ve sert bir yer haline geldiğini düşünüyordum ki, Amerika'da bizi teröristler karşıladı. Sabah erken saatte Meksikalı asistanım aradı. Olan biteni, naklen seyrettim. Ellerim titriyordu. Kendimi iki üç gün boyunca televizyonun önünden alamadım.<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
Doğrusunu isterseniz, teklifi kabul etmek konusunda kararsızdım. Olay o derece büyük ve karmaşıktı ki kendimi bu olay hakkında konuşabilmek için olaya yeterli mesafede değilmişim gibi hissettim. Olaya sonsuz açıdan yaklaşmak mümkündü. Kurgusal herhangi bir şey çok hafif, çok yüzeysel kalacaktı. Daha sonra farkettim ki, politik veya felsefi bir tavır belirtmektense, inanılmaz değerdeki yönetmenlerle birlikte, o gün hissettiğim derin üzüntüyü, korkuyu ve karanlığı ifade edebilirdim. <br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerinizi ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
11 Eylül'ü takip eden günlerde oldukça karmaşık duygular içindeydim. Duygularımı dışarı vurmak için fotoğraf çektim. Fotoğraflarım o an için politik açıdan yıkıcı oldukları gerekçesiyle bir Amerikan dergisi tarafından yasaklatıldı. Kızdım, köpürdüm, hayal kırıklığına uğradım. Tek yapmak istediğim dikkati, tehlikelere, adaletsizliğe, ve Afganistan'da olan bitenin doğurduğu trajik sonuçlara çekmekti. Bu ülkede tekrar, tuhaf bir milliyetçilik doğdu. Çektiğim o fotoğraf serisine "Işıktan kör olmuş" adını verdim. Sizin de gördüğünüz üzere, bu kısa filmle de aynı şeyi yapmaya çalışıyorum. Güneş size yolunuzu gösterebilir, ancak ona çok fazla bakarsanız gözlerinizi kör de edebilir. <br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünüz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
Ben bu olayın politik yanının ötesinde, insan doğasının karanlık yönü ile ilgili kısmını anlatmak istedim. Bu olay Bush ve Osama'dan daha çok Cain ve Abel ile ilgili. Bu daha çok insanların kendilerine göre deforme ettikleri Tanrı kavramını kullanarak, arzu ve korkuları ile başa çıkmak üzere yaptıkları eylemlerle ilgili bir sorun. Bu hem batıda hem de doğuda olan bir şey. Bu fanatizm, kökten dincilik, ve Tanrı kelamını yanlış yorumlamakla ilgili. Tanrının ışığı yanlış yorumlandığında insanlara yol göstermekten çok onları kör ediyor. Kendimi 11 dakika boyunca süren politik bir vaaz ve retoriğin içine atmaktansa, o günün acısını çeken insanları anlatmayı tercih ettim. Bush ve Osama'nın terminolojilerini inceledeğinizde, oldukça ürkütücü bir sonuç ortaya çıkıyor. Her ikisi de, iyiyle kötüden, tanrı ile şeytandan bahsediyorlar ki tüm bu kavramlar son derece subjektif ve hassas konular. Sorun dünyanın her iki tarafı için de aynı. <br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti?<br />
<br />
Bu kısa film, benim için komünal bir deneyim; ülkemdeki Chamula kızılderilileriyle birlikte, o gün ölen masum insanlar için söylediğimiz kollektif bir duaydı. Chamulaların bu duaları bir nevi zikirdi. Bu duaları, o güne ait yaraları sarabilecek kendimden ve ülkemden bir hediye olarak gördüm. Bu hediye sadece Amerikan halkı için değil, bütün insanlık için, o gün orada olanlar ve ardından olmayan devam eden şeyler için aynı zamanda. Chamula'lar ışığa yalnızca karanlık ve acı dolu bir yoldan ulaşılabileceğini ancak bunu sadece gerçekle yüzleşebilen ve gözlerini kullanmayı bilenlerin başarabileceğini düşünürler. <br />
<br />
Sabaha karşı üçte karanlık odamda uyandım. Her yer kapkaraydı. Bu, 11 Eylül'le ilgili olarak hatırladığım görüntü ve hissin aynısıydı. Film boyunca kullandığım tek görüntü olan gökdelenden düşen insan imgesi, İkarus'un düşüşünü simgeliyordu. Düşenler sadece onlar değil, hepimizdik. Gökdelenin yıkılışı, her katındakilerin ayrı bir dil konuştuğu mitolojik kule Babil'in yıkılışını, küresel uygarlık denilen o romantik fikrin yok oluşunu temsil ediyordu.<br />
<br />
O gün gerçeğin, kurguyu öldürdüğünü düşündüm. Olayın hikayesi ve görüntüleri binlerce kez anlatılmıştı. Ben de bir film yapımcısı olarak, bir adım geri atmayı ve 11 dakikalık görsel bir sessizlikle olayı anmak istedim. Siyah ile acı ve ölüm simgelenirken, beyazla toparlanma ve iyileşme simgelendi. Bence ses, sessizlik ve müzik, sinemanın sadece bir kısmı olmasına rağmen oldukça güçlü bir öğe. Bu film sessiz sinemanın anti-tezi.<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 09 saniye ve 01 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
Bir öykü yaratıp, izleyiciye onu aktarmaktansa, insanları korkuları ve kendi görüntüleri ile yüzleştirmeyi seçtim. Bu sayede, insanlarda bir katarsis hissi yaratmak istedim. Ne tuhaf ki bunu yapmanın tek yolu görüntüyü kullanmamaktı. Benim için bir yönetmen olarak zor olan, sol elimi kullanmadan bir hikaye anlatıp, bir duygu yaratmaktı. Bu benim için zaman kısıtlamasından daha zorlu bir problemdi. Bu hikayenin daha önce anlatıldığını göstermek için, sadece iki renk ve dünyanın dört bir köşesinden yüzlerce farklı, gerçek ve korkutucu ses kullandım. Bu bir kısa film yapmak için oldukça ters ve soyut bir yoldu. Her zaman için kısa film çekmek, uzun metraj çekmekten zordur, ama bu içlerinde en zor olanıydı.<br />
<br />
Oyuncu ve teknik ekibin filme katkısı ne yöndeydi?<br />
<br />
Oyuncu kullanmadım, kamera kullanmadım, ekibim yoktu, senaryom yoktu, hiçbir şey yoktu. Sadece müzikle ilgili içgüdülerim ve kırmzılar giymiş bir adamın Dünya Ticaret Merkezi'nden düşüşünü gösteren görüntü bana bu zorlu yolculukta rehberlik etti. O adam benim ilham kaynağımdı çünkü düşerken ne düşündüğünü merak ediyordum. Düşen insanların görüntüsü kafama bir metefor olarak kazıdım: İkarus gibi düşen insanoğlu. Kendi bakış açımın geri planda tutup, seyircinin kensidini, o binanın içinde öngörülemeyeni bekleyen insanların yerine koymasını istedim. Filmin, sinema salonunda karanlık bir ekrana bakan seyirci için de, o binalarda ne olacağını bilemeyen kişiler kadar bilinmez bir deneyim olmasını istedim. <br />
<br />
Bir açıdan kendisi de bir terörist gibi davranan Amerikan basınının şizofrenik mesajlarını dinleyerek bir kaç gün geçirdim. Medya bu olayı seyreden ve dinleyen insanları terörize ediyordu. Bu yüzden bu filmi bir fragman hazırlar gibi hazırladım. Bu gerçeğin, hayatımızın fragmanıydı ve içindeki tüm sesler o gün içinde kaydedilmiş gerçek seslerdi. Buna karşın 11 Eylül'ü takip eden günlerde medya olayı içinde karakterler ve kahramanlar barındıran bir hikaye olarak satmaya başladı. Bu yüzden, makul bir hikaye anlatmadım. Olayı hatırladğım gibi aktarabileceğim bu çalışmayı yaptım. Esas kabus, bunu yapabilmek için ihtiyaç duyduğum 60 farklı sesle ilgili telif sorununu aşmaktı. Aynı zamanda Gustavo Santaolalla, Anibal Kerper, Martin Hernandezle tekrar çalışmak ve Osvaldo Golijov ve Kronos Dörtlüsü ile ilk kez çalışmak bu deneyimi tam ve zahmete değer kıldı. <br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan filmlerini çektiler. Bu sizin için sorun oldu mu?<br />
<br />
Yaşadığım endişeyi, siyah-beyaz soyut bir resim yapan ressamın, Rönesans resim müzesinde resminin sırıtıp sırıtmayacağı ile ilgili duyduğu kaygıya benzetebiliriz. Diğer yönetmenlerin yaptıkları ile ilgili hiçbirşey bilmiyordum ama sonuçta bu bilmeme durumu bana korkumdan arınmama olanak sağladı.<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç olabilir mi?<br />
<br />
Umarım. Ama maalesef bürokratlar, politikacılar ve iktidar sahibi olanlar bu tür filmlere gitmiyorlar. Buna karşın, dünyanın üzerinde çekilen filmlerin çoğu şu anki durumu yansıtıyor ki bence bu da oldukça gülünç bir sonuç yaratıyor.<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Sanırım evet. Bunun nasıl bir etki olacağını bilemiyorum ama besbelli ki dünyayı algılayaşımız, insanoğlunun geleceği ve davranışları 11 Eylül ile birlikte değişti. Bu değişiklikler elbette tüm film yapımcılarını da etkileyecektir.<br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihi bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Küreselleşme ile ilgili şu romantik düşünce, dünyanın küçük bir köye dönüşeceği fikri bu andan itibaren tamamen değişecek. Kanımca bir düzelme için dünya bu istikamette ilerlemeli. Ancak dipte insanlar kendi kültürlerine dönmeye başladılar, kendi dillerine,kendi geleneklerine, kendi ırklarına... Yeni bir çeşit ırkçılık, ötekinden korkma üzerine kurulu bir milliyetçilik doğdu.<br />
<br />
 <br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Amos Gitai - İSRAİL<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz?<br />
<br />
Toronto film festivalinden dönüyordum, Paris'teydim. Aslında 11'inde geri dönecektim ama Michel Popper bana 10'unda dönmemi tavsiye etti. Şimdi düşünüyorum da 10'unda dönmek oldukça iyi bir fikirmiş, sonuçta insanlar Toronto'da mahsur kaldılar. 11 Eylül günü Paris'e vardığımda hava alanında beni Laurent Truchot karşıladı ve Vespa'ya, Marin Karmitz ile randevumuza götürdü. "Kedma" için anlaşma imzalayacaktık. Anlaşma ile ilgili son detayları görüşürken, televizyonu açmamızı söylediler. İkiz kulelere saldırılar gösteriliyordu. Televizyon, bu şok edici gelişmeleri çeşitli açılardan göstermekten, tekrar tekrar göstermekten çekinmedi.<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
Bu oldukça zor ancak bir o kadar da keyifli bir projeydi. Sonuçta ben de zor şeyleri denemeyi severim. <br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerinizi ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
Hayır.<br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünüz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
Medyanın olaylara yaklaşımı. Bunları filme aktarmak: "Daha büyük, daha iyi."<br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti?<br />
<br />
Bir iki esgiz yeterli oldu.<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 9 saniye ve 1 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
Benim hoşuma gitti. Ana temayı belirleyip, konuyu belirli bir süreyle sınırlı tutmanın iyi bir yol olduğunu düşünüyorum. Ben, sonunda tek sahneden oluşan, 300 m'lik bir çekim yapmayı uygun gördüm.<br />
<br />
Oyuncu ve teknik ekibin filme katkısı ne yöndeydi?<br />
<br />
Çekim süreci, güzel ve heyecan vericiydi. Ekip, İsrail'in dramatik gerçeğini tek bir sahneye sıkıştırmak gibi zorlu bir görevi üstlenmenin keyfini çıkardı.<br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan filmlerini çektiler. Bu sizin için sorun oldu mu?<br />
<br />
Hayır, ancak konsepte bağlılık anlamında evet.<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç olabilir mi?<br />
<br />
Sinemanın içinde bulunduğumuz durumların dengesini bozabilecek bir gücü var. Bu olumlu bir rol ancak bunun, içinde yaşadığımız gerçekliği doğrudan değiştirebileceğini sanmıyorum.<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Evet, olabilir.<br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihi bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Mümkün ama bence bunu tarihçilere bırakalım da, onlar kendi teorilerini geliştirsinler.<br />
<br />
 <br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Mira Nair - HİNDİSTAN<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz?<br />
<br />
Toronto film festivalinde "Muson Düğünü" adlı filmimin basın gösterimine hazırlanıyordum. Çok şaşırdım, etkilendim. Daha sonra oyuncu arkadaşlarımla birlikte televizyon seyretmeye gittik.<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
New York'taki Güney Asya'lı birisinin gözünden, dünyada olup biten hakkındakı görüşlerimi sinemasal bir dille aktarabilme fırsatıydı. <br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerinizi ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
Hayır.<br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünüz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
11 Eylülden beri dünya üzerinde etkisi gittikçe daha fazla hissedilen İslam fobisini ortaya koyan bir film yapmak istiyordum.<br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti?<br />
<br />
Senaristim öyküyü bir gazete haberinden buldu.<br />
<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 9 saniye ve 1 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
Bence zaman kısıtlaması, biçimci bir fransız saçmalığından ibaret.<br />
<br />
Oyuncu ve teknik ekibin filme katkısı ne yöndeydi?<br />
<br />
Özel ve zorlu bir deneyimdi. Gerçek karakterlerle, onları oynayan oyuncuların yan yana olması bizde güçlü bir gerçeklik hissi yarattı.<br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan filmlerini çektiler. Bu sizin için sorun oldu mu?<br />
<br />
Ben bu çalışmayı kollektif bir süreç olarak değerlendirmiyorum. Diğer yönetmenlerin tümüne derin bir saygım var ve filmleri hakkında mutlu bir merak içindeyim.<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç olabilir mi?<br />
<br />
Sinema yaşadığımız dünyanın olmalı. Bu fenomen, provoke etmek, neşelendirmek, insanları harekete geçirmek ve uyudukları derin uykudan uyandırmak için kullanılmalı.<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Evet.<br />
<br />
 <br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihi bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Evet.<br />
<br />
 <br />
<br />
diğer yönetmenler...<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Sean Penn - A.B.D.<br />
<br />
10 Eylül 2001 gecesini arkadaşlarımla, Los Angeles'da bir otel odasında geçirdim. Aksam 11:00'le sabah 04:00 arasında, tuhaf bir şekilde uluslararası terörizm üzerine hararetli bir tartışmada bulunduk. Ertesi gün, benimkinden daha düzgün bir gece geçirmiş olan bir arkadaşım, bana telefon açtığında içinde bulunduğum durum uyuklamaktan çok sızmışlıktı. Arkadaşım televizyonu açmamı söyledi. Söylediklerini dinlemeden yüzüne kapatıp, uyumaya devam ettim. Sabah saat 10:00'da bir provoya yetişmek üzere aceleyle stüdyoya koştum. Biraz geç kaldığım için radyoyu açmadan doğruca yola konsantre oldum. Stüdyo girişine geldiğimde kapıdaki görevliler orada ne işim olduğunu sordular. 11 nolu stüdyoda provam olduğunu söyledim. "Bugün yok", "olmayacak" gibi şeyler söyleyip başka bir açıklama yapmadan beni geri çevirdiler. Otele dönerken, yolda radyoyu açıp korkunç haberi aldım. O sırada her iki kule de yıkılmış, Pentagon vurulmuş, 93 numaralı uçak düşmüştü. Otele dönüp, televizyonu açıp, bu korkunç günü sindirmeye çalıştım. <br />
<br />
Gözlerimi kapatıp, tüm bu olanlarla ilgili bir rüya, bir fikir, bir şiir üretmem istendiğinde, bunun hissettiklerimi ifade etmek adına mükemmel bir fırsat olduğunu düşündüm. Çekimlere başlamadan önce, bir sanatçı olarak dünyanın şu an içinde bulunduğu durum hakkında durup düşünmemiz gerektiğini farkettim. 11 Eylül'den sonra bu konuyla ilgilenmeyen ve dünyanın yeni haliyle ilgili olmayan bir filmimi iptal ettim. Derin bir nefes alıp, bu yeni dünya üzerinde zorunluluklarımızın ne olduğunu anlamaya başlamak istiyordum.<br />
<br />
O gün olan olaylar, trajik oldukları kadar medya ve toplum tarafından da ön plana çıkarıldılar. Sanırım tüm bu olanlar sırasında, sadece o gün olan korkunç olayları değil, sarhoş bir sürücü yüzünden oğlunu kaybeden anneyi, aşırı dozdan ölen bir çocuğu, cinayete giden bir kızı veya hastalik yüzünden kaybedilen bir babanın acısını da anımasadık. Ölüm ve kayip her gün yaşanan şeyler ve bunları acı takip ediyor. Sorun, bugünle barışık olabilmek ve yarının daha iyi olacağına inanabilmektir.<br />
<br />
<br />
Shohei Imamura - JAPONYA<br />
<br />
11 Eylül olayları sırasında neredeydiniz? Olanları öğrendiğinizde neler hissettiniz ?<br />
<br />
Evdeydim. Terörizmin, dünyadaki en güçlü ülkeyi bile vurabileceği gerçeğiyle sarsıldım.<br />
<br />
Yoğun programınız arasında, bu çağrıya, 11 Eylül olayları ile ilgili 11 kısa film kollektif projesine katılmayı kabul ettiniz. Neden?<br />
<br />
Bush savaş ilan etti. Sanırım bu uzun bir savaş olacak.<br />
<br />
Bu proje öncesinde de "11 Eylül" olayları ile ilgili görüşlerini ifade etmek için bir girişimde bulundunuz mu?<br />
<br />
Hayır. Kütüphaneden, "2000 yılında İslam" adında bir kitap aldım ama kitap çok uzun ve ağırdı. Yarısını bile bitiremedim.<br />
<br />
Kısa filminizle gün ışığına cıkarmak istediğiniz olay veya kişisel görüşünürz neydi? 11 Eylül'ün sizin üzerinizdeki kişisel yankısı nedir?<br />
<br />
Bush, Amerikan bayrağının önüne geçerek ülkesine olan sevgisini açıklayıp, halkından mill dayanışma içinde olmalarını istedi. Bu görüntü bana nedense abartılı geldi.<br />
<br />
Filmizin hikayesini nasıl geliştirdiniz? Fikir birden mi gelişti yoksa üzerinde uzun zaman düşünmek mi gerekti?<br />
<br />
Masuji Ibuse şiirlerinden oluşan bir seçkiyi okuyordum. Kitapta, Tou Fou'dan çeviri bir şiir de vardı ve şiir beni gerçekten çok etkiledi. Şiir kısa ve vurucuydu. Şiiri okur okumaz, Daisuke Tengan'a şiiri temel alan bir senaryo yazmasını söyledim.<br />
<br />
Kısa filmin 11 dakika, 9 saniye ve 1 kareden oluşmasına ilişkin zaman sınırlaması sorun yarattı mı?<br />
<br />
11 dakika çok kısa bir zaman. Bu süre için de çalışmak epeyce zor oldu. Benim filmlerim diyaloglar üzerine kuruludur. Bu yüzden uzun metraj çalışmayı seviyorum. <br />
<br />
Oyuncu ve teknik ekibin filme katkısından ve çekim sürecinden bahsedebilir misiniz? <br />
<br />
Ken Ogata'dan Tou Fou'nun şiirini okumasını istedim. Nijiko Kiyokawa komedyenlikten gelmiş ve yeteneği herkesçe bilinen bir oyuncu. Onu seçmemdeki ana sebep, hikayenin ilk versiyonunda daha ön planda olan büyükannenin, yılan gibi davranan torununa gösterdiği yakınlığı aktarabilecek sıcaklığa sahip olmasıydı. Ancak, maalesef Nijiko çekimler başlamadan hemen önce hastalandı ve çok geçmeden onu kaybettik. Yerine başka birini blmak zorunda kaldım. Oldukça talihsiz bir durumdu. <br />
<br />
Projedeki yönetmenlerin hiçbiri, diğer meslektaşlarının çektiği filmler hakkında en ufak bir fikre sahip olmadan filmlerini çektiler. Bu sizin için sorun oldu mu? <br />
<br />
Hayır bu benim için sorun olmadı. Filmin farklı ülkelerden, farklı düşünceleri yansıtacak olmasından memnundum.<br />
<br />
Sizce, bu film yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısı getirebilir mi? Sinema, barışı sağlayacak bir araç olma görevini üstlenebilir mi?<br />
<br />
Barışı sağlayacak bir araç? Bu bana pek olası gelmiyor.<br />
<br />
11 Eylül bundan sonraki filmlerinizi etkileyecek mi?<br />
<br />
Bu filmi çekerken, filme kafa yormaktan 11 Eylül olaylarını düşünmeye fırsat bulamadım. Genellikle filmlerim 150 sahne içerir, bu sefer 15 sahne ile bir film çıkarmaya çalıştım.<br />
<br />
Sizce 11 Eylül olayları, tarihin içinde bir dönüm noktası mı olacak? Tarih, 11 Eylül öncesi ve sonrası olarak mı değerlendirilecek?<br />
<br />
Fransız ve Rus devrimi gibi bir dönüm noktası mı? Hiç sanmıyorum.]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>